Ana Sayfa

18 Temmuz 2018 Çarşamba

NEFSİNİ BİLEN, RABBİNİ BİLİR -2-



Mürşid-i Azîzim Efendi Baba (Rahmetullâhi aleyh) buyurdular ki;
İkinciye gelince, o da (illâ-yı istinâ) ile kurtulması ve ecr-i gayr-i memnûna nail olması, rûhâniyyet âleminden feyiz almasına işaretdir. Tasavvuf meslekine göre ( esfel-i sâfilîn) insaniyet mertebesidir ki, tenezzülâtı ilâhiyyenin sonu ve vahdaniyyet mertebesinin mukabilidir. Sofiyye, mevcûdat denen mükevvenât için bir vücud dairesi tasavvur ederler. Hatta bu daireyi ona hakiki bir varlık vermedikleri için (şûle-i cevvâle) ile, meselâ bir maşa ile tutulup sür’atle çevrilen ateşin parlak bir daire gibi görünmesiyle temsil eylerler. Mahlûlatın en sonu insan olduğu için, onun mertebesi (esfel-i sâfilîn) tabir edilir. Yani esfel-i sâfilîne inmiş olan insan, tedricen terakki ederek, aslına rücû eyler. “Siz Allah’a ric’at edeceksiniz.” Nazm-ı celîli buna kinâyedir.
Ehlullâh dediler ki, insan oğlu vücûdca mahlûkatın en büyüğü değildir. Cüssece ondan çok büyükleri mevcuttur. Fakat rûhan ve mânen bütün mükevvenâtın ekremidir. Zîra yeryüzünde Cenâb-ı Hak teâlâ Hazretlerinin halîfesidir. böyle olunca onun kalbinde bir gevher-i esrar, bir şebçerağ-ı mârifet vardır ki, kâinatta bir benzeri yoktur. Cenâb-ı Şâh-ı velâyet İmam-ı Ali (K.V) efendimize isnad olunan şu söz, bu gerçeği dile getriyor : “Ey insan, sen kendini ufak bir cisim mi sanıyorsun ? Âlem-i ekber, yani bütün mükevvenât sende mevcuttur.” Bir kudsî hadîsde “Beni, arzım ve semavâtım almaz, lâkin takî, nakî ve müteverrî kulumun kalbi alır” buyrulmaktadır.
İşte gönülde böyle kıymetli bir cevher vardır. “Gönül nedir?” denilecek olursa, “ İnsanın maneviyyatı ve rûhaniyyeti kabul edebilmek mazhariyetidir.” Diye cevap verilebilir. Yoksa yürek dediğimiz uzuv, hayvanlarda da mevcûttur. Evet, kalıb itibariyle bir kimsenin İslâm olması lâzım gelse, Resûlü Ekrem (SAV) Efendimizle Ebû Cehl imansızın hâşâ ve kellâ bir olması icab ederdi. O vakitte gündüz ile gecenin, nûr ile zulmetin, hidâyet ve dalâletin bir bulunması iktizâ eylerdi. Muallim Nâcî merhum (Zâtünnitâkayn) kitabında, Cenâb-ı İmam-ı Hüseyin (R.A) ile ma’hûd Yezîd’i mukayese ederken derler ki, “ Evet, sûretle insân olaydı Cenâb-ı Fâtımatuz Zehrâ (R.A) vâlidemizin oğlu ile ve Cenâb-ı Hamza (R.A) efendimizin ciğerini dişleriyle koparan Hind binti Utbe’nin torunu da bir olurdu. “Papağan da insan gibi bazı kelimeleri söylüyor, bundan dolayı onlara insan denilebilirse, insan şeklindeki mahlukatın cümlesine de insan tabir olunabilir. Âyet-i Kur’âniyede : “Habîbim de ki; Ey müşrikler, ben de sizin gibi insanım fakat bana Rabbim tarafından vahyolunur.” (1) Buyurdular. Evet Resûl-ü Kibriyâ Efendimiz insandı ammâ, kalb-i şerîfine vahyolunan bir insan-ı ekmeldi.
Ehlullâhdan bazıları dediler ki, insanda (sultânî) ve (hayvanî) olmak üzere iki rûh vardır. (Âdeme rûhumdan nefhettim.) Âyet-i Kur’âniyedeki rûh-i menfûh, rûh-i sultânîdir. Onun insan bedenine taalluku, nûrunun aksinden ibârettir. Rûh-i hayvanî gibi beden dâhilinde değildir, demişlerdir. Bazıları ise aksini iddiâ etmişlerdir ki, buna karşı çıkılmıştır.
Malûm olduğu üzere, hemen hemen her sohbetim esnasında dile getirdiğim odur ki, İnsan ebedî ölmez. Ölen ise hayvandır. Zirâ “Ölmeden evvel ölünüz.” Emr-i Peygamberisine göre, bu dünyada bu sırrı tatmış iseler, Cenâb-ı Hak teâlânın lütuf ve ihsanına mazhar olanlar işte onlardır. Zirâ her şey aslına rücû edecektir.
  1. Kehf Sûresi 110

13 Temmuz 2018 Cuma

NEFSİNİ BİLEN,RABBİNİ BİLİR!


Kudsî hadîsde gelir ki :
“İnnallahe cemîlün yühıbbül cemâl” Cemâl ve kemâle muhabbet O’nun sıfat-ı kadîmesidir; işte bu muhabbet ezelî ve meyil lemyezelîdir. Hilkatta âlemden murat, zuhûru haktır; âlem-i gayb el guyub’da sır-rı ahfâda olan sıfatlarını münasib vücûdlarile suretde ve zuhurda getirdiği ayân ola. Böylece de malumdur ki, bu hilkatdan murat, mârifetullâhi teâlâdır. Cenâb-ı Dâvûd aleyhisselâm, münacatında buyurdular ki : “Ey benim Allah’ım! Bu insanları neden yarattın?” diye sır-rı hilkattan, yani icabetden sual sorunca Cenâb-ı Hak teâlâ Hazretleri bu suale karşı buyurdular ki : “Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u’rafe fe halaktü’l-halka li ya’rifünî” demek oluyor ki “(Yâ Davud! Ben bir gizli hazine idim, sevilmek ve bilinmek için bu kainatı halk eyledim.” diye cevabda bulundular. Burada ismi geçen ( kenz-i mahfî ) Cenâb-ı Hakkın zât-ı pâkine işarettir.


Mâlum olduğu üzere insan, rûh ile cesetten ibârettir. Rûhu dolayısiyle âlem-i âlâya, cesedi itibariyle de Arz-ı süflâya nisbeti ve meyli vardır. Nisbet-i rûhiyye insanı rûhaniyyeti cihetinde, nisbet-i cesedâniyye de yine insanı tabiat cihetine cezb-ü sevk eder. Âyet-i Kur’âniyede gelir ki :

“Biz hakikaten insanı şekl ü şemâili ve sûret ü mânâsı itibariyle ahsen-i takvîmde yarattık. Sonra da onu esfel-i sâfilîne reddeyledik.” (1) Yani genç iken ihtiyarlattık, güzelken çirkinleştirdir, masûm ve sâlih iken kör ve fâsık kıldık. Şu halleri de imân etmeyişinden ve sâlih amellerde bulunmayışından yaptık. Fakat mü’min olanları ve iyi amellerde bulunanları böyle yapmadık. Onlar için ecir ve sevâb vardır. Hem öyle bir ecir ki, ona nâil olduklarından dolayı kendilerine minnet tahmil edilmeyecek, başlarına kakılmayacktır, buyrulmaktadır. Âyetde beyan olunduğu üzere iki halden birincisi (ki, esfel-i sâfilînde mekan tutmaktır.) insanın tabiat âlemine saplanıp kalması demektir.

1- Tîn Sûresi 4-5
Kaynak: Hazine-i insân ve kâinat.Şeyh Kemâl Akdeniz

12 Temmuz 2018 Perşembe

DERGÂH ve ÇAY...


Tarihe dönüp baktığımızda,ecdâdımızın çay içmeyi bir kültür olarak benimsediklerini görüyoruz.Bunun en büyük tanığı olarak ise Semâverler,Çay takımları ve yıllarca Kırâathâne olarak bildiğimiz kitap okunan yerlerin varlığıdır.

Hâlâ günümüzdede yer yer kullanılan Semâverler ihitiyaca göre boy boy üretilirdi.Tamâmen el işlemeciliği ve bakır işlemeciliğinin ürünü olan bu sanat eserleri şu an müzelerde yerini almış bulunmaktdır.
Çayın ülkemizde üretilmesi Cumhuriyet’ten sonra gerçekleşmiş olsa da,eskiden beri Hind diyârından gelen çayların kullanıldığını okumaktayız.

Tasavvuf mensubları olan Dervişler tarafından da çok benimsenen çayın mânâ olarak ayrı bir yeri vardır.
Hele Semâver üzerine yazılmış medhiyeler,şiirler ve ilâhiler ona ayrı bir anlam yüklemiştir.
Aslında Semâver;Mürşid-i Kâmil veyâ Derviş’in bir simgesidir.Nasıl ki semâverin ortasındaki ateş közü yandıkça içerisindeki kaynar.Dervişinde derûnındaki aşk ateşi ile gönlü kaynar gelir.Semâver ateşin tesiriyle kaynadıkça düdüğünden işlık sesi gelir ki,bu da Dervişin Hakk’ı zikretmesi gibidir.
Semâver olgunlaşınca yâni suyu kaynayınca çay demlenir.Bunun evveli ve âhirinde fayda hâsıl olmaz.Vakte riâyet Semâverde olduğu gibi Mürşidden faydalanmakta da öyledir.

Çayın belli bir ömrü olduğu gibi,mürşidin de irşâd müddeti bellidir.Her ikisinde de tezelden davranmak icâb eder.

Çayın;Kahve’nin tersine insanın kalbine bir uyanıklık verdiği mâlumdur.Bu yüzden bir sohbet vesilesi olagelmiştir.

Eskiden Dervişler bir araya geldiklerinde Sohbet hâsıl olması için içlerinden güzel sesliler:

Semâveri yandırın,
Orta yere kondurun,
Çay içmeyen dervişleri,
Vurup vurup içirin!

Diye çay ilâhilerini okurlar idi.Semâver ve Çay muhabbete bahâne edilir,her birinin yüzlerinde tebessümle muhabbetin izleri görülürdü.

Sonra çayı dolduran kişiye şöyle nidâ ederlerdi:

Doldur Sâkî çay doldur,
Aşk elinden al doldur,
Burası âlem yeri,
Allah de de say doldur!

Doldurulan çayların ardından koyu bir muhebbet başlar istenilen elde edilirdi.

Şu bir gerçek ki,Çayların bulunduğu öyle sohbet ve muhabbetler ortamları oluşmuş ki ,içilen o çay ile anıla gelmiştir.Vesselâm


Şu dünya içinde neyimiz kaldı
Bir Hayy'ımız bir Çayımız var bizim
Gönül sohbet ister içmek bahâne
Bir Hayy'ımız bir Çayımız var bizim

Muhabbet ehliyiz sorarsan eğer
Ehl-i dünyâ dan firâr edersen eğer
Dergah meclisi cihâna değer
Bir Hayy'ımız bir Çayımız var bizim

Evliyâ yolunun âdeti budur
Sâki bardağı gönülden doldur
Bu yol arasan bulunmaz yoldur
Bir Hayy'ımız bir Çayımız var bizim

Dervişoğlu semâver Şeyh'den kinâye
Bardak nasibindir böylece belle
Bu sırrı ancak ehline söyle
Bir Hayy'ımız bir Çayımız var bizim

11 Temmuz 2018 Çarşamba

DERGÂH TERBİYESİ VE MUAŞERET

Necîb milletimizin ahlâk-ı hamidesinin teşkilinde Dergâh terbiyesi ve tâlimi görmüş ecdâdımızdan gelen pek çok hasletler mevcuttur.

Mevlâ'nın zikri ile gönülleri şâd,dilleri ıslak olan ecdâdımız hâl-i hayatlarının her safhâsında bunu tatbik etmişler ve nesillerine tevârüsen intikâl ettirmişlerdir.

Beşiğindeki bebeğine ninni söyleyen vâlidesinin : "Hû-Hû-Hû Allah,yavruma uyku ver Allah" zikri ile uyuyan tıfılın büyüdüğünde aradığı yine Hû! olacaktır..

Yine Mahallede annesinin, komşusuna  :"Hû Hû komşu.."diye seslendiğini duyacak...Kendilerinden birşey istirhâm edildiğinde "Hayy Hayy efendim" diye mukâbele edildiğine şâhid olacaktır.

Cemiyetin bunun gibi güzel hasletlere tekrâr kavuşması şüphesiz ki; Ulemânın,Meşâyıhın,Mürîdânın,Muhibbânın,Bacıyânın ezcümle herkesin sây-u gayreti ile olur...

Anadolumuzun maddeten ve mânen mübârek ve münbit olan topraklarının ve milletimizin mayası İlm-i Tasavvûf ile ikmâl olduğundan mütevellîd, yine eski ihtişâmâ kavuşması ancak Tâlim ve terbiye görmüş ferdler yetiştirmekle olacaktır..

Sây edenlere Aşk olsun...Bizlere unutturulan,görmeye hasret kalınan Kadîm Dergâh beyefendilerini yetiştirenlere aşk olsun...

10 Temmuz 2018 Salı

HACI KEMÂL AKDENİZ EFENDİ (k.s)


Hacı Kemâl AKDENİZ efendi hazretleri 1923 yılında Çorum'da dünyaya teşrif etmişlerdir.
Neseb-i Âli'leri İmâm Hüseyin neslinden Medineli Şeyh Muhammed Zührevî hazretlerine dayanır.
Büyük dedeleri Medine'den Erzurum-Erzincan arasında bir mevkiye hicret etmişler ve uzun yıllar burayı mesken tutmuşlardır.Sülâle olarak "KURTBOĞAN ŞEYHLER" olarak bilinen bu sülâleden vefât edenler, Medineliler kabristanı olarak bilinen yüksek bir tepeye defnedilirlermiş.Yöre halkı tarafından o kabristanda bazı gecelerde etrafı aydınlatan bir ışık müşâhede edildiğinden buranın bir ziyaretgâh olarak kabul edildiği rivâyet edilmektedir.
93 harbi olarak bilinen Osmanlı-Rusya harbinden mütevellid Şark vilâyetlerinde olan karışıklıklardan Çorum'a hicrete mecbûr olmuşlardır.
Babası Cemâl efendi Melâmi dervişlerinden ittikâ sahibi bir zât idi.Vâlidesi sâliha bir hanım olan Nazife Hanımdır.
Küçük yaşlarda Babası Cemâl efendinin işi münâsebetiyle Kırıkkale kazasına yerleşmişler ve ömürlerinin sonuna kadar bu vilâyette ikâmet etmişlerdir.
1942 senesinde Çorum'un Meşhûr Şeyhi Hacı Bekir Baba'nın halifesi olan Ahıskalı Ali Haydar efendiye biât edip ahz-ı tarîk eylemişlerdir.
Henüz askere gitmeden Şeyhi tarafından Nakîb icâzeti ile mücâz kılınarak İtikâf'a alınmışlar, Şeyhi Ali Haydar efendinin teveccühünü kazanmışlardır.Ali Haydar efendinin köy-kasaba-vilayet seyâhatlerinde hep yanında bulunmuş.15 sene bu zâta hizmet eylemişlerdir.
1955 yılında Şeyhi Ali Haydar Efendi tarafından Nukâbalık icâzeti ile müşerref olmuşlardır.

Hacı Kemâl efendi hz.lerinin İntisabı-Dervişliği-Çavuşluğu-Nakibliği-Nukabâlığı Ali Haydar efendi döneminde olmuştur.Hatta Çorumda Ali Haydar efendinin o vakit Nukabâsi olan Hacı Mustafa efendi,Bayburtlu küçük Mustafa efendi,Yozgat müftüsü Haşmet Hafız gibi toplamda 7 kişi ile Ali Haydar efendi hz.lerinin gözetiminde Çile-Sülük çıkarmışlardır.1955 yılında sülükten sadece Hacı Mustafa efendi ve Hacı Kemâl efendi çıkmışlardır.O yıl Hacı Mustafa Efendi hz.lerine İcâzeti verilmiş fakat 40 yaşından küçük olan Hacı Kemâl efendi hz.lerine icâzetinin verilmesi yol teâmülleri gereği Hacı Mustafa efendiye nasib olmuştur.Bu olay Tekke usulünde "Çeyizleme"tabîr olunur.Yani Sülükü ikmâl eden bir dervişin Şeyhi vefât ederse icâzeti daha sonra Şeyhinin en büyük halifesi tarafından verilir. Her ne kadar berâber ikmâl-i Sülük etmişlerse de Hacı Kemâl efendi hz.leri Çorumlu Mustafa efendiye biât edib büyük hürmet göstermiştir.Kendisinden dâimâ Şeyhim Üstâdım diye bahseder ve :" Cihân'a Hacı Mustafa efendi gibisi bir daha zor gelir" buyurmuşlardır.

1957 yılında âhirete irtihâl eyleyen Ali Haydar Efendiden sonra Halifesi olan Çorumlu Hacı Mustafa efendiye biât eyleyip vahdeti muhâfazâ eylemişlerdir.
1970 yılına gelince Hacı Mustafa efendi bizzat Kırıkkale'ye gelip makamın emri ile acele merâsimin icrâsının yapılmasını emir buyurmuşlardır.
Çorum'da diğer meşâyıh ve tarikât erbâbınında bulunduğu yaklaşık 1000 kadar cemââtin içinde Yolumuzun Kadîm usûlü olan Hırka-Tâc giydirilip Kemer kuşanmışlar ve icâzetnâmesini alarak irşâda başlamışlardır.
Hatta Merzifondan gelen Garip Hafız hazretleri bizzât tebrik edib duâ buyurmuşlardır.

Hacı Kemâl efendi Tekke usûlünü bilen,yolun inceliklerine vâkıf,yolun esaslarından tâviz vermeyen ilim sâhibi bir Şeyh idi.
Hacı Mustafa efendi kendisi için icâzet merâsiminde dervişlere hitâben : "Kemâl efendi küçük yaşından itibaren Tekke'den hiç çıkmadan hizmet ederdi.Tarikât-ı âliyye yeryüzünden kalksa bu Kemâl efendi onu tekrar yeryüzüne çıkartır.Onda dünyâ kadar ilim vardır.Bugün öyle bir adama hilâfet veriyorum ki Cihânı idâre eder!"buyurmuşlardır.

Hacı Kemâl efendi hazretleri ahlâk-ı hamidesiyle dâima örnek olmuş büyük bir Mürşid-i Kâmil'dir. Meclisinde üçüncü şahıslar hakkında menfi bir konuşmaya aslâ müsâde etmezler,kişinin başkaları ile değil kendi kusuru ile uğraşması gerektiğini salık verirlerdi. 
 Edeb'e çok büyük ehemmiyet verirler ve dervişânını edeb konusunda dâima zinde tutarlar idi.

 Efendi hazretleri siyasete aslâ girmemişler, Şöhretten dâimâ ictinâb etmişlerdir. Hazine-i İnsân ve Kâinat adlı eserinde:"20.yy ın Tasavvuf erbâbı gösteriş yolunu tutup,Mason ve sol cenâhın gazete ve mecmuâlarında boy göstermeye başladılar.Allah Teâlâ'da onların heybetini aldı" buyurmuşlardır.

 Efendi baba hazretleri Zikir usûlü ve erkânını 1942 yılında Ahıskalı Ali Haydar efendiden bizzat tâlim eylemişlerdir. Halaka-i Zikrin nizâm ve intizâmına büyük ehemmiyet verir bu konuda aslâ taviz vermezler idi. Yolumuza intikâlen gelen Kâdiri-Rufâi usulünden başka Bedevî zikri ve Desukî zikrini mükemmel şekilde icrâ ederlerdi. 



 Gençlere büyük ehemmiyet verir onları namaza,ana babaya itâât etme konularında teşvik ederdi. Ömrü ümmet-i Muhammedi irşâd için sohbet,seyahât,zikrullah ve kitap telifleri ile geçmiştir. Tasavvuf ve Marifetullah eserini 1985 yılında bizzât Hz.Pîr Abdulkâdir Geylâni efendimizin emri ile yazdığını kitabında bahsetmiştir.Bu eseri Tasavvuf Profesörü olan bir zât Üniversite kürsüsünde okutmak için kendisine mürâcât etmiş fakat kitabı inceleyen kurul Bu kitâbın içeriğinin çok teferruâtlı ve mânevi hallerden bahsettiğinden dolayı talebelere izâhat konusunda zorlanacaklarından vazgeçilmiştir. Dönemin Kültür Bakanı Namık Kemâl ZEYBEK beyefendi de telif ettiği eserlerden dolayı kendilerine Bakanlık olarak bir külliye yaptırmak istemişlerse de Efendi hz.lerinin hastalığı nedeniyle bu iş nasib olmamıştır. 
 Yine Hz.Ali efendimiz mânâ âleminde : "Beni halka anlat" buyurması üzerine Şâh-ı Velâyet İmâm-ı Alî Veche-i Âhir adlı eseri kaleme almışlardır. 

 Yolumuzda kadîm bir gelenek olan Muharrem ayının 10.günü Aşure Günü münâsebetiyle kendi hânesinde Dervişânâ Âşure kaynattırır.Bekir Baba'dan intikâlen gelen ve Şeyhinden tâlim ile kaynayan aşurenin duâsını yapar.Mehir vurmâ tabir olunan Tekke geleneğini devâm ettirirdi.



Efendi hazretleri asrımızın yetiştirdiği Tekke eğitimi görmüş büyük bir Mutasavvıf olduğundan Bir çok Tasavvuf akedemisyeni kendisine bilgi almak için mürâcât etmişlerdir. Ülkenin farklı vilâyetlerinde bir çok Meşâyıh ile dostlukları olmuştur. Nakiblik ve Nukâbalık dönemlerinde Ali Haydar efendi hz.lerinin emri ile seyâhatlerde bulunmuşlar ve ziyâret ettiği Zevât tarafından Edebinden mütevellid taltif edilmişlerdir. Pir-i Destgîri olan Seyyid Ahmed er Rufâi hz.leri gibi kendi nazarında öven ve yerenler hep bir olmuşlar. "Eller yahşî biz yaman,Eller buğday biz samân" düsturunu Şeyhi Ali Haydar efendiden öğrendiklerini söylemişlerdir. 


Efendi hazretleri hilâfet aldığı 1970 yılından vefâtınâ dek Ülkenin bir çok şehrinde dervişâna hizmete koşmuş, Hâdim'ül Fukârâ tabirini yaşayarak göstermiştir. Kırıkkale-Ankara-İstanbul-Çankırı-Kastamonu-Yozgat-Konya-Diyarbakır-Erzurum-Erzincan-Bursa-Sivas-Kayseri-Çorum gibi vilâyetlerde bulunan ihvânının tüm dertleriyle hemhâl olmuşlardır.

Mübârek yüzü ay gibi parlar, sohbeti gönüllere şifâ verirdi.
Lisânının hâlâveti hâlâ dillerde anlatılır.


İlim irfân menbâı olan Hacı Kemâl efendi Divân sahibi sufîlerdendir.

Müellifi olduğu Eserler şunlardır;

*Tekke'den Gelen Ses

*Tasavvûf ve Mârifetullah

*Akdeniz Divânı

*Şâh-ı Velâyet İmâm-ı Alî veche-i âhir

*Hazine-i İnsân ve Kâinat

Aynı zamanda hattat olan Hacı Kemâl efendinin mübârek elinden çıkmış onlarca hat levhâları mevcuttur.

1993 yılında hastalanmışlar bir süre sonrada Hakka rıhlet eylemişlerdir.
Mübârek bedeni Yahşihân'da Aile kabristanına sırlanmıştır.

TÜRBE KONUMU (Tıklayınız) 




EFENDİ HAZRETLERİNİN DİVÂNINDAN BİR ÖRNEK

Gönül evinin esrârını, bilip, sezen duyan gelsin
Derünû ateş-i aşka yanûp, visâl olan gelsin!

Erenler sözün işidüb, hicab perdesin açanlar

Gûsledüb aşk şarabından, pâk-u tâhir olan gelsin!

Hamdülillah işaretle, fenâ buldu kesretimiz

Bekâ bezmine eriştik, küntü kenzi duyan gelsin!

Kâbe kavseyn zümresini görenler hep bekâ buldu

Ev ednâ esrarın tende, mânâyı Hak gören gelsin!

Uzak durma gel dediler, hilâfet mührün verdiler

Var git irşâda dediler, ağlayub yaş döken gelsin!

Ledünni ilmi okunan mekteb-i irfanı bulduk

Ene'l Hakk sözü edilir, bu rumûzdan duyan gelsin!

Nice menziller kât ettik, Pîr'imi hazırda bulduk

İkilikten olub azâd, birliğe yetenler gelsin!

Can tohumu saçanların, biz biliriz işlerini

Makâmını tamam edüb, edeb erkân bilen gelsin!

Kudret eli bize yetti, kandilleri yaktık burda

Binbir yüzden bir görünen, kendi özün bilen gelsin!

Bu kubbe içinde Kemâl ,günahkâr yok senden gayri

Aşk zincirin boynuna takıp, cânını âna veren gelsin!





Rabbim Feyzini üzerimize sâyebân eylesin.Âmin

Kırıkkale Kâdiri-Rufâi Dergâhı
Mânevi Evlatları

9 Temmuz 2018 Pazartesi

TASAVVÛF YOLU GEREKLİMİDİR?


SUÂL :

Şimdiye kadar olduğu gibi bundan böyle de, tasavvuf ve tarikat büyüklerini, yol gösterici bir şeyh ve mürşid olarak benimsemek, onlara intisâb etmek doğru mudur? İslâmî emir ve yasaklara uygun bir davranış mıdır?


EL-CEVÂB :

Tasavvuf ve tarikat şeyhlerini, mürşid olarak tanımak, onların irşâd ve işâretlerine göre özümüzü, sözümüzü ve davranışlarımızı düzenlemek şer'-i şerife uygun, güzel ve hattâ herkes için lüzumlu bir husûstur.
Kendisine ma'nevî kir ve bulanıklıktan âzâde «kalb-i selim» (eş-Şu'arâ (26), 89) ihsan edilmeyen kişinin, kâmil bir şeyh ve mürşidden gönül hastalıklarından kurtulma çârelerini öğrenip uygulaması vâciptir.
Zâhiri ilimleri öğrenmenin lüzûmuna gelince; kalbi kirleten ve gönül hayâtını körelten duygulardan arınabilmek için bu ilimleri öğrenmekten müstağni kalmak mümkün değildir. Gelmiş-geçmiş büyük âlimlerin pek çoğu, zâhiri ilimlerde kemâle erdikten sonra, ma'nevi hayâta girmişler, seyr ü sülük sonunda terakki ederek irşâd mevkii'ne yükselmişlerdir. (Tuhfet-i İbn-i Hacer min kitâbi's-siyer)
«Aklı başında ve âlim olan kimselerden, doğru yolu göstermelerini isteyiniz. Ki doğru yolu bulabilesiniz. Onları dinleyin. Söz ve nasîhatlarına uyun. Gösterdikleri yoldan dışarı çıkmayın. Aksi halde pişman olursunuz.» -Hadîs-i Şerîf-
«Mü'min mü'minin aynasıdır.» -Hadîs-i Şerîf-
«Şeyhi olmayan kimsenin şeyhi şeytandır.» - Bâyezîd-i Bistâmî -
Bir başka ifâde ile de:
«Kılavuzu olmayan kişinin yol göstericisi şeytandır» denilmiştir.
Nitekim İmam Kuşeyri meşhûr Risâle'sinde şöyle buyurmaktadır:
«Bakıcısız ve bahçıvansız, dağbaşında, kendiliğinden büyüyen ağaç, yaprakla donansa bile meyve vermez. Meyve verse de lezzeti, bağ ve bahçe meyvelerinin lezzeti gibi olmaz. Böyle bir ağaç bir yerden diğer bir yere nakledildiği zaman hem çok güzel olur, hem de bol meyve verir. Çünkü ona emek verilmiş ve üzerinde tasarruf vukû bulmuştur.

Şer'-i şerif, köpeklerin bile eğitilip terbiye edilebileceğini kabûl etmiş, öldürdüğü veya yakaladığı av hayvanının helâl olabilmesi için, bu konuda yetiştirilmesini şart koşmuştur. Aksi takdirde sıradan bir köpeğin getirdiği avın eti yenmez. (Rûhü'l-beyân)

Muhakkak ki köpek, hayvanların temiz olmayanlarından biri, et ve et ürünlerine karşı da en muhteris olanıdır. Buna rağmen o bile terbiyeyi kabûl edip eğitilebiliyor, onun ete ve kemiğe karşı olan ihtiras ve arzûsu kırılabiliyor da, mahlûkâtın madden ve ma'nen en şereflisi olan insanın bunu kabûl etmemesi nasıl düşünülebilir? Bu yüzden meşâyih-i kirâm: «Kurtarıcısı ve yol göstericisini görmeyen ve bulmayan kişi kurtulamaz» buyurmuşlardır.
Bizim için, Rasûlüllah'ın hayâtında ta'kîb edilmesi gereken en güzel örnekler vardır. Bu sebeple Rasûlüllah'ın muhterem ashâbı bütün ilim, edep ve ahlâki davranışlarını, Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz'den almışlardır. Bir kısım sahâbeden «def'-i hâcet şekline varıncaya kadar her şeyi biz AlIah'ın Rasûlü'nden öğrendik» haberi rivayet edilmiştir.
Fahreddin-i Râzi ise: «Bizi dosdoğru yola ilet» âyet-i kerimesinde Cenâb-ı Hakk sâdece «sırâta'l-müstakim» ifâdesi ile iktifâ etmemiş, peşinden «Kendilerine ni'met lütfettiğin kimselerin doğru yoluna ilet» ibâresini ilâve etmiştir. Bu durum, müridi, vuslata, hidâyet makamlarına ve mükâşefeye götürecek bir yolun bulunmadığına, ancak kendisini doğru yola sevk edecek, yanlışlık ve sapıklıktan koruyacak bir şeyh ve mürşide uyması hâlinde hidâyetin gerçekleşebileceğine delâlet eder demektedir.
Bu eksiklik ve ihtiyaç bütün varlıklar için geçerlidir. Zira onların akılları hak ve hakikatin idrâkine, doğruyu eğriden ayırma gücüne yeterli değildir. Bu sebeple, eksik ve kendi kendine yeterli olmayan kimselere, kendisine uyulan ve yol gösterici olan kâmil bir mürşid gereklidir. Ki böylece onun eksik aklı, mürşidin kâmil aklı ve doğru tavsiyeleri ile takviye edilsin. O da böylece sa'âdetlerin yoluna ve kerâmetler basamağına ulaşabilsin. Bu gerçeğe işâret etmek üzere: «Önce arkadaş sonra yol» denmiştir. Adı geçen
ifâdeler ışığında: Herkes için hem hissi, hem de ma'nevî bir mürşidin bulunmasının zarûrî olduğu söylenebilir. (Tefsiru'l-kebir)

Kaynak: Ömer Ziyaüddin Dağıstani( Fetevâ-i Ömeriyye)

UYUMA!


UYUMA!
Azîz bâşın için gece yâr için uyuma
Uğurla leyli felekden şikâr için uyuma

Çün uyudun nice bin gece hazz-ı nefs için
Bir iki şeb ne olur yârgâr için uyuma

Latîf yâr ki hergîz uyumaz anınla
Huzûr edip geceler ol nigâr için uyuma

Helâl olur mu ağır uyku hasta sâhibine
Terahhum eyle bu kalb-i efgâr için uyuma

Hudâ demiş ki benim âşıkım gece uyumaz
Hayâ edersen eğer o âr için uyuma

İşitmedin mi ki şeb kâm alır kamu uşşâk
Bu 'aşk-ı pâdişeh-i kâmkâr için uyuma

Hezâr kerre dedim Hakkî Hakk'a gel geceler
Yok olduğun bilesin tâ o vâr için uyuma

Erzurumlu İbrâhim Hakkı (k.s)

8 Temmuz 2018 Pazar

BALKANLARDA SÛRET KALDI!


Ecdâd yâdigârı olan Balkanların maddi ve mânevi imârında sayısız hizmet veren Tarikât kurumları hâlen varlığını sürdürmektedir.

Devlet-i Osmâniye tarafından yerleştirilen Tekkeler sayesinde Kominizm zamanında dahi örf-anâne ve hurde-i tarîki muhafaza edebilmişlerdir.

Hâlâ orada Diyânet teşkilâtı ile işbirliği içerisinde çalıştıklarını yakınlarımızdan duyuyoruz.

Yalnız gerek görsel basından gerek kişilerden duyduğumuz ve müşâhede ettiğimiz bir şey var; Tarikâtın ismi ve sûreti berdevâm iken mânâsı boşaltılmış.Hz.Ali efendimizin temsili resimleri Tekkelerde boy gösteriyor.12 imâmlar Masum kabul ediliyor.
Tarikat, babadan oğula saltanata dönüşmüş,Al gülüm ver gülüm hesâbı karşılıklı icâzetler verilip alınagelmiştir.

ALÎ MEŞREB OLMAK; ALEVÎ! OLMAKTAN FARKLIDIR...

Ehl-i Beyt'in yolunda olmak demek Sünneti Seniyye ile âmil olmak demektir.Hânedân-ı ehli beytten kim Dedesi Muhammed aleyhisselâmin sünnetine karşı gelmiştir ki?

Sözde Aleviyim diye Şarab içip,Namazı terkedenler.Şiâ'ya
meyledenler Tarikât-ı  Bektâşiyyeyi ifsâd eylediği gibi şuan Balkanlarda da aynı vazifeyi ifâ etmektedirler.

Balkanlarda  Kur'an ve Sünnet çizgisinden ayrılmayan,Kadîm Tasavvûf geleneğini yaşatanlara selâm olsun...

CEMİYET'İN ISLÂHI NASIL OLUR?


Anadolu topraklarının İslâm dini ile müşerref olmasına vesile olanlar; hiç şüphesiz ki Alperen Gazilerdir...
Bu mübârek toprakların mayası Tasavvuf ile yoğurulmuştur.

Bugün insânların mânevi buhrân yaşamalarının,huzursuzluğunda yegâne sebebi Mâneviyat eksikliğidir.

Tasavvuf mektebleri olan Dergâhlar ne zaman ki Aslından,gayesinden uzaklaştı işte o vakit cemiyetin fertlerinde bu sıkıntılı döneme girilmiş olundu.

Eskiden kitaplarda okuduğumuz veya bizzat tanıdığımız "Tekkeliler" diye anılan ;zarif-beyefendi-mutevâzî-kültür birikimine sahib insan modelini şuan görmek hayli zorlaştı.

Din-i mübîn-i İslâmı yaşamak,güzel örnek olmak, kavl-i leyyîn ile tebliğde bulunmak bu tâifenin yüzyıllardır şiârı olmuştur.

Bu vechile; Ne vakit Dergâhlar silkinip kendine gelir,asıl gayesi olan "İnsân-ı Kâmil " yetiştirme mektebi hâline rücû ederse; Ferd düzelir..Aile düzelir...Cemiyet düzelir...Toplum düzelir...

Hizmet edenlere,çaba sarfedenlere Aşk olsun!

TAKUNYA SESLERİNE DİKKÂT!



Hazret-i Pîr Seyyid Ahmed er-Rufaî k.s bir nutkunda buyurdular ki; "Nicelerini bu yolda takunya seslerinin çokluğu yoldan çıkardı.."

Burada takunya seslerinin çokluğu müridlerin-tabîlerin çokluğundan kinâyedir.

Gerçektende bu zamanda, bu muazzam sözün tezâhürünü defâlarca müşâhede etmiş bulunuyoruz.

Etrafı kalabalıklaşan sözüm ona Şeyh efendilerin tevâzû ve haşyeti artması gerekirken; Bilâkis mütekebbîrâne sohbetler edib, Tüm makamları ihâta ettiklerini pervâsızca haykırmaktadırlar..

GÖREN GÖRDÜM DEMEZ,BİLEN SÖYLEMEZ!  düstûru lafta kaldı...

7 Temmuz 2018 Cumartesi

EDEB -ERKÂN OLMAYAN YERDEN KAÇ!


Hz.Pîr Seyyid Ahmed el Kebîr Rufâî (k.s) hz.lerinden mervîdir: "Edeb olmayan zikirden Arslan'dan kaçar gibi kaçınız.."

Özellikle cehrî zikir usûlü adı altında bugün internet ortamında dolaşan Videolarda görüyoruz ki; Bu yolların Kadîm zikir usûlü ve erkânı terk edilmiş,yeni yeni şeyler ihdâs edilmiştir.

Gelmiş geçmiş Din uluları olan Hakiki Mürşid-i Kâmillerin açmış olduğu meydânlarda bu gibi haller gözükmezdi.Hatta zikrullahın erkânını bozan; Ahenge halel getiren Derviş ve muhibbân uygun bir dil ile ikâz edilirdi.

Zikrullah'ta Heybet vardır...Haşyet vardır...Vakar vardır...

Hoplamak,zıplamak,Başındaki takkeyi yere düşürmek için kafa sallamak yanlıştır...boştur...Bu yüce müesseseye hıyânettir...

USÛLSÜZ VUSÛL OLMAZ!

HİZMET MAKÂMI...


"Hâdim'ül fukarâ" tâbirini genellikle Şeyh efendiler geçmişten günümüze kullanagelmişlerdir.Mânâsı; Dervişlerin hizmetçisi demektir.
Hz.Peygâmber a.s efendimizde ; Seyyid'ül kavmi hâdimühüm...buyurarak bizlere doğru yolu bizzat yaşayıp göstermiştir.

Hz.Peygâmber aleyhisselâm pazarını kendi görür ve eliyle taşırdı...Merkebe biner ve terekesine bir ashâbını alırdı...
Bir Bedevî gelip rahatça ona ulaşabilirdi...

Bu işin ehl-i olmayan Mevcut şeyh! lerin bir çoğuyla görüşmek ne mümkün? Git git gel...

Halbuki; Cüneyd-i Bağdâdi gibi bir muazzam velî,Hac'dan gelen bir mürîdini ziyâret için günlerce yol yürümüştü...

Çok değil 30-40 sene öncesine kadar zor şartlara rağmen müridlerinin hasta ziyâretine giden,Cenâzesine katılan,Farklı farklı şehirlerdeki ihvânını bizzat ziyâret ederek onları sevindiren Hakiki Mürşidler var idi...ve muhakkak ta hâlâ vardır.

"UYDUM KALABALIĞA" diye niyet eden kalabalıkta kaybolur gider.Vesselâm

TARÎKAT TİCÂRETHÂNE DEĞİLDİR!


Tarikât-ı Âliyyenin vazife-i asliyyesinden birisi ahlâk-ı hamideye giden yolda müntesiblerini süluk ettirmek ve mekârim-i ahlâkı yaşayıp yaşatmaktır.

Bu işi mecrâsından kaydırıp, içerisine ticâret ve maddiyatı dahil etmek farkında olmadan bu yollara zarar vermektedir.

Ehlullah hazerâtının bu konuda tavsiye ve öğütlerini göz ardı etmemek gerekir.
Çorumlu Hacı Mustafa efendi hz.leri : "Maddiyatın olduğu yerde mâneviyat olmaz" buyurmuşlardır.

Dergâhlar insân-ı kâmil yetiştirme mektebleridir.O kutlu yere Ticâret ve Siyâset asla sokulmamalıdır.Zira bu işlerin talibleri çoktur.
Tüm sây-u gayret, tezyin-i ahlak,tezkiye-i nefs ve tasfiye-i Ruh için olmalıdır.

TİCARET VE SİYÂSETİN olduğu yerde VELÂYET hâlinin zuhûrunu beklemek çölde gül yetiştirmek gibidir...

MERECÂ'L BAHREYN (KÂDİRİYYE ve RUFÂİYYE)


BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM.

Elhamdülilâhi Rabbil Âlemîn.Vessâlatü ves selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihî ecmaîyn.

Malumdur ki,Tarîkatlar döneminin ilk tarikatlarından olan Kâdirilik ve Rufâilik geçmişten günümüze Din-i Mübin-i İslâm’a hizmet edegelmiştir.

Çeşme-i Muhammediyye’nin kolları olan bu iki yoldan tarih boyunca nice susuzlar kanmış,ve çeşme-i Hakikî olan Cenâb-ı Peygamber’e vâsıl olmuşlardır.

Şüphesiz ki Cenâb-ı Hakkın her Velî kulunun ayrı bir özelliği ve farklılığı vardır.Misal olarak Abdulkâdir Geylâni hazretlerinin Tasarruf-u Kevniyyesi,Ahmed er Rufâi hazretleri’nin harikulade Tevazuu ve Burhanı,Hz.Mevlana’nın Aşkı,Muhyiddin-i Arabî’nin ilmi v.s.

Bu yüzden evliyaullah arasında karşılaştırma yapmak pek doğru olmasa gerek..Fakat zaman itibariyle Seyyid Abdulkâdir Geylânî ve Seyyid Ahmed er Rufâî hazretlerinin Hz.Peygamber’e daha yakın olmaları ve İlk tarikat kurucuları olmaları onları bütün tarikatlar mâbeyninde farklı bir konuma getirmiştir.
Bu iki Pîr-i Muazzam hazerâtı Sülâle-i Tâhire’den olup hem Seyyid hemde Şerif’tirler.

Cenâb-ı Peygamber’in Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin efendilerimizin mübarek başlarını öpmelerinde,şüphesizki bu iki Pîr’inde hisseleri vardı.Zira ümmetin etmiş olduğu dualarda onlara ve varlıklarına hisseler geliyordu..Çünkü onlar Din-i İslam’ın muhafızları,Ricalullah’ın reisiydiler.


Aynen onlarda Ceddleri Muhammed Aleyhisselâm gibi yetim büyüyeceklerdi.Hicrî 470 yılında Abdulkâdir Geylânî hazretleri,512 yılında ise Ahmed er Rufâî hazretleri doğacaktı..
Her ikiside daha genç yaşta zâhiri ilimleri devrin meşhur alimlerinden tahsil ederek Şeriat-ı Garrâ’nın tüm inceliklerine vâkıf olmuşlardır.

Tasavvuf ilmini öğrenmek kastıyla yine devrin meşhur Meşayıhına intisâb ile seyr-ü süluklarını ikmâl ile sahib oldukları zâhiri silsileyi,batın ile de süsleyerek zülcenâheyn olmuşlardır.
“Küllü Tarikatün Vâhid” sözü ne muazzam bir sözdür.Bütün tarîkatler mânâda birdir.Fakat zâhirde bazı değişiklikler hep görülmüştür.Misâl olarak;Seyyid Abdulkâdir ve Seyyid Ahmed er Rufâî’nin Tarîkat silsileleri Seyyid’üt Tâife Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinde birleşmektedir.Bu nedenle bu iki tarîkatın aynı bölgede,ve aynı zamânlarda intişarı sebebiyledir ki,zaman içerisinde adeta birleşecek mezcedilecektir.

Zaman içerisinde Kâdiriler Rufâileri,Rufâiler ise Kâdirileri kendi tarikatlerinden sayacaklardır.Hatta Bir halakada aynı Şeyhe bağlı Kâdiri ve Rufâi dervişleri bulunacaktır.

Peki bunun sebebi ne idi? Tabiki Bu iki tarikat Pîrinin birbirine olan muhabbetleri ve hâl-i hayatta iken yapmış oldukları telkinlerdir.

Eskiden Basra’da Seyyid Ahmed er Rufâî hazretlerine bağlı bulunan bir derviş bir iş icabı Bağdat’a yolu düşecek olsa mutlaka Abdulkâdir Geylânî hazretlerini ziyaret ederdi ve o dervişi hemen dergâh siciline kaydederlerdi.Tam akside olmuştur.Abdulkadir Geylâni hazretlerinin dervişleride Ümmü Abide’de Ahmed er Rufai’nin dergâhına gelecek olsalar onlarda oraya kayd edilirlerdi..

Bu iki Kutbun hayatta iken birebir görüştüklerine dâir birkaç rivâyet bulunmaktadır.Bunlardan bir kaçını zikredelim;
Seyyid Ahmed er Rufâi hazretlerinin Hacc farizasını ifâ için gittiği Medine’de Ravzay-ı Mutahhara’da karşılaştıklarına dâirdir ki,Hz.Pir’in o gün Hz.Peygamber’in elin-i öpme olayı vukuu bulacaktır.Bu olaydan sonra kendinden geçen Rufâi hazretlerini ilk teskin eden ve tebrik eden ise Abdulkâdir Geylânî hazretleridir.Ve Hz.Pîr’için şöyle diyecektir; “Tabâkatı evliyada sahabi ve tabiinden maâda kimse Ahmed er Rufâî’nin makamına erişemedi” buyurmuştur.
Başka bir rivâyette ise;Ahmed er Rufâî ile kendi dergâhında sohbet ederlerken,Zamanın halifesinin kendilerinden dua edecek bir Şeyh istemesi üzerine;Dergahtaki zatlardan birini çağırıp “ey oğlum halifenin isteği üzere hemen gidesin” buyurduktan sonra,Ahmed er Rufâi hazretlerine dönerek; “Ey Ahmed! Şükür ki Halife Dua için Şeyh istedi,ya derviş istese idi ya sen gidecektin yada ben”… demiştir.
Yine başka bir rivâyette ise; Abdulkâdir Geylânî Hazretleri ;

“Ben ki Hüseynin soyundanım, Cümle Velilerin boynundadır ayağım”
Diyerek Gavsiyetini aşikar eylemesi üzerine ,Dergahında sohbet eden Ahmed er Rufâî hazretleri boyun eğerek mukabelede bulunmuşlardır.
Bu iki tarikatın çok benzer özellikleri vardır ki genel hatları ile,

*Her ikisi de Nefs tezkiyesi yolu ile ilerlerler,
*Her ikisi de Zikr-i Cehrî’yi benimsemişlerdir,
*Her ikisinde de Zikir Kuudî ve Kıyâmî olarak icrâ edilir,
*Her ikisin dede Hırka,Tennûre ve Siyah Sarık kullanılmıştır,
*Her ikisinde de Cezbe Süluktan sonra gelir,

Aralarındaki şekil olarak değişikliklerden bir kaçı ise şunlardır;
*Kâdirilerde Kıyam zikri haricinde Devrân zikri adı verilen,dönerek yapılan bir usul vardır.

*Kâdiri Tâcları 4 terkli iken,Rufâî Tâcı 12 terklidir.
*Kâdiriler Çilehânede Kemerbest veyâ iğneli rahle kullanırlarken,Rufâiler saçlarını uzatıp tavana bağlarlar.(Böylece uykuları gelmez.Yalnız bu uygulama sadece çilehane içindir.Bazı Meşayıh ise bunun yerine zincirle kendilerini bağlamışardır,Hacı Bayrâm-ı Veli Camisinde olduğu gibi…)
El İlmu İndallah.Cenâb-ı Hakk En iyisini bilir.


TASAVVUF'TA EN BÜYÜK MAKÂM : "KULLUK" TUR!


Bismillâhirrahmânirrahim.
Kelime-i şehâdette devâmlı sûrette zikrettiğimiz : "Abdühü ve rasûlühü" kulu ve elçisidir demektir.Fahr-i kâinât efendimiz aleyhisselâm "Kul" du..Onun vârisleri olan gerek Ulemâ gerekse Meşâyıh'ın talebelerine bizzat yaşayarak göstereceği yegâne yolda Kulluk yoludur.
Mâlesef mevcutlara bakıldığında ehil olmayan tarikatlerde bâriz olan birşey var ki; ya Kutub, ya Gavs, ya Müceddid, yada Kutb'ül Aktâb! dırlar.
KUL OLANI BULMAK ZORLAŞTI.KULLUĞA TALÎB OLANLAR AZALDI.

Tasavvuf uluları bu makamların varlığını tasdik etmişler,fakat mübârek ağızlarından "BEN" kelimesi bile neredeyse hiç çıkmamıştır.

"ŞEYH"bir toplumun Rehberi olan kişidir.Kulluk ondan öğrenilir.O nekadar Kuran ve Sünnete dayalı yaşarsa Kulluğu o derecede artar ve kendisine uyulması için liyâkat kazanır.

Allah c.c bu işin ehli olan gerçek mürşidlerin sayısını artırsın

TASAVVUF MÜESSESESİNE ZARAR VERMEYELİM!


Şu mübarek Anadolu topraklarını bizlere yurt eden Alperen Gazilerimizin yetiştiği Mektepler hükmünde olan Tarikat-ı Âliyye nin temsilcisi! Olduğunu zanneden Müteşeyyihlere ! Gavslara! Kutublara! itirâzımız var!

Bugün baktığımızda keyfiyetten çok kemiyete önem verenler.. İşleri güçleri Kermesler düzenleyerek para toplayanlar...Kendi kurdukları Televizyon kanallarında Gavs olduğunu, Kutub olduğunu ilân edenler...Tüm tarikatları kendi ye'dinde sanan zavallılara itirazımız var!

Bu yolu Baba'dan oğula geçirenler...Süslü Dergâhlara meyledenler...Dervişliği Tâc ile Hırka sananlar....Bunlara da itirazımız var!

Ecdadımızdan tevarüs etmiş zikir usûlünü kafasına göre değiştirenler....Zikir esnasında Başındaki takkeyi yere atmayı mârifet sananlar...Zorâki cezbeye gelenler...Uçanlar uçuranlar...Bunlara da itirazımız var!

Sadece Rüyâ ile Şeyh olanlar!...Silsileyi tutturamayınca arkasını Üveysiliğe! bağlayanlar...Zikir meydanında Taht! ta oturup Sultanlık taslayanlar...Ayağı yere basmayanlar...Şeyh efendinin kulluğundan ziyâde Makâmını ön planda tutup, Kendi hayâl dünyâsında onlara pâye biçenler...Bunlara da itirazımız var!

Ezcümle; Tarikat-ı âliyye müessesesi öyle kutlu bir mânâ ihtivâ eder ki, Bunu yaşayanlara yaşatanlara âşk olsun! Bu yola halel getiren ve zarar verenlere de Mevlâm hidâyet nasib eylesin.Yanlışlarından döndürsün.Amin!