Ana Sayfa

2 Ocak 2021 Cumartesi

ŞEYH HÜSEYİN BİN SELİM ED-DÜCÂNÎ ( k.s)

 

Hüseyin bin Selim Dücâni hz.lerinin el yazma eserlerinden bir örnek

Büyük Şeyhlerimizden olan Seyyid Hüseyin Efendi bin Selim ed-Dücâni hz.leri 1787 yılında Filistin-Yafa'da doğmuştur.Dücâni ailesi neseben İmâm-ı Hüseyin (r.a) Efendimizin neslinden olmaları hasebiyle Hânedân-ı Ehl-i Beyt'ten olup Seyyidtirler. 

Şafiî mezhebinden olan Efendi hz.leri ilk tahsilini Muhterem babası Seyyid Selîm ed- Dücâni(k.s) hz. lerinin rahle-i tedrisâtında iken nahiv, sarf gibi  edebî ilimlerle berâber şerʿî ilimleride tahsil eylemiştir.Daha sonra Babasının emri üzerine Mısır-Cami'ül Ezher medresesinde eğitimine başlamışlar ve Devrinin büyük Ulemasından olan Abdullah eş-Şerkāvî, Hasan b. Muhammed el-Attâr, Ahmed b. Muhammed el-Halvetî es-Sâvî, İbrahim b. Muhammed el-Bâcûrî -rahimehumullah- ulûm-u Islâmiye'yi uzun yıllar tahsil eylemişlerdir. 

Hanefî fıkhını Ahmed et-Tahtâvî’den, en fazla istifadesini ise İbrahim el-Bâcûrî’den görmüştür. Şâfiî mezhebinde Şerhu’l-Menhec’i okuduktan sonra, manevî bir işaretle Hanefî mezhebini tâlime intikal etmiş, Fakat vefâtına kadar kendisi Şâfii mezhebiyle amel etmiştir.Babası ve hocaları ona bu ilim dalında fetva izni vermişlerdir. 

Mısır’daki Hanefî şeyhi Mansûr el-Yâfî’den ve Mekke Hanefî müftüsü Seyyid Muhammed el-Ketebî’den de istifade ederek  Ezher’de iken bazı eserlerini telif etmiştir. 

Daha sonra 1235 H yılında memleketi Yâfa’ya dönmüş. 1236 H’de, Osmanlı Meşihat makamının beratıyla Yâfa Hanefî Müftüsü olmuştur. Kırk yılı aşkın süre fetva hizmetinde bulunmuşlar, Fetvaları her diyara ulaşıp ; ihtilaflarda başvurulan merci olmuşlardır. 

 Tasavvufa ilk intisâbı babasının Şeyhi olan Tarikat-ı Bedeviyye Şeyhlerinden Şeyh Sâlih el-Alârî el-Meczûb hz.lerine olmuş ve o zâtdan hilafet almışlardır.Tarikat-ı Rifaiyye'yi Hasan'ül Gazâli el-Mukaddisi hz.lerinden ve Tarikat-ı Kâdiriyye'yi Şeyh Muhammed el-Umâvî el-Falûci hz.lerinden ahz edib hilafet almışlardır.Bu Tarîkatlardan başka Salâvât-ı Kemâliyye sâhibi Mustafa Kemâleddin Bekrî hz.lerinin oğlu Seyyid Kemâleddin Efendi(k.s) ye ve onun babasının hulefâsından Şeyh Ahmed el Sâvi (k.s)'ye intisâb etmiş Seyr-i sülukunu ikmâl ile onun halifesi olan Allâme Şeyh Fetullah el-Mâliki'den Halvetiyye-i  Şâ'bâniyye-i Karabaşiyye kolunun Bekriyye Şubesinden ve Düsûkiyye tarikatından icâzet almış, Babası Selim ed-Dücânî'den ise Şâziliyye tarikatından hilâfet ve icazet alarak Câmi'ül Turûk olarak irşâda başlamışlardır.

  Hüseyin bin Selim Dücâni hz.leri yaşadığı dönemde ve sonrasından gelen Meşâyıh'ın beyânı ile Kutûb olduğu zikredilmiş ve icâzetnâmelere bu şekilde kaydedilmiştir.

 Büyük bir şâir, aynı zamanda büyük bir Âlim ve Hatib olan Efendi hz.leri memleketi Yafa'da Müftü olarak ümmet-i Muhammed'e hizmet etmiş;Fıkhî meselelerde fetvâ vererek,Tasavvuf'da İnsan-ı Kâmiller yetiştirerek ve Filistin Topraklarında Cami-Medrese-Tekke bakım onarım ve inşâ hizmetleri gibi hayırlı işlerle iştigal etmişlerdir.

Efendi hz.lerinin yetiştirdiği en meşhûr halifesi Şeyh Ebû'l Mehâsin Muhammed el-Kavukçî hz.leridir...

Mutâd olarak her yıl Kudüs ve el-Halîl şehirlerini ziyarete giderdi. Bu ziyaretlere pek çok âlim ve mürid refakat ederdi. Kerametleri ve keşifleri halk arasında meşhûr olmuştur. 

Zamanın büyük âlimleri ona intisâb edip sohbet halakalarından müstefid olmuşlardır. Bunlardan en meşhurları şunlardır:

Faziletli üstat Şeyh Muhammed el-Cisr et-Trablusî Ebü’l-Ahvâl,

Ârif Şeyh Mahmud er-Râfiî,

Üstad Şeyh Sâlih el-Lâzikî et-Tavîl,

Kâmil Üstad Şeyh Ebû'l Mehâsin Muhammed el-Kavukçî eş-Şâzelî(k.s) 

Peygamber ﷺ’e muhabbeti çoktu; ona dair pek çok kaside ve methiye kaleme almışlardır. 

Yüce âlim, büyük zat, imam ve emir Seyyid Abdülkadir bin Seyyid Muhyiddin el-Cezâirî Kudüs-i Şerîf’i ziyaret maksadıyla yola çıktığında, Yafa şehrine uğradı ve meşhur âlim, âmil Şeyh Hüseyin ed-Dücânî’nin evinde misafir oldu. Bunun üzerine tercümesi yapılan zat, Emir Seyyid Abdülkadir Hazretlerine şu kasideyi takdim etti:

(Kaside burada olduğu gibi manzum tercüme edilmeden, aynen muhafaza edilmiştir.)

Bu kasideyi takdim ettiğinde, Emir Hazretleri tarafından kabul gördü; iltifat ve teveccühün en yücesine nail oldu. Emir, onda gördüğü edep, nezaket, güzel sohbet, fasih lisan, düzgün heyet ve övgüye layık hasletler sebebiyle kendisine muhabbet ve hürmet gösterirdi.

Zâhir ve Bâtın ilimlerini cem eden büyük Velî Hüseyin Selim ed-Dücâni hz.leri 1858 yılında gittiği Hac ziyâretinde Mekke'de vefât eylemişler ve o mübârek beldede Cennet-i Muallâ kabristanında Hz.Hatice vâlidemizin yakınına sırlanmışlardır...

 Efendi hz.lerinin telif ettiği eserler şunlardır:

 *El-Menhil şâfi alâ metnil kâfi fil arzıl vel kavafî*  

*Et-Tahrirül fâik alâ şerhü'l Tâi es -sağirü'l kenzi'l dekâik fi fer ül fıkıh*

 *el Fetevâ'ül-Hüseyniyye* 

 *el Kevkebü'l-Dürriye alâ şerhü Şeyh Hâlid'ül Ezheriyye* 

*Şerh'ül nazm'ül ef'âl*

 *Tuhfe'ül mürîd fî akâid'ül tevhîd* 

 *Tahmisi kaside banat seâd*

 *Divân'ül Şiir* 

 Rabbimiz tüm ihvânımızı şefââtlerine erdire,mânevi kuvvetlerini üzerimize sâyebân eyleye inşaallah!

ŞEYH EBÛ'L MEHÂSİN MUHAMMED EL-KAVUKÇİ (K.S)

  

(Kavukçi hz.lerinin El İ'timâd fil İ'tikad eseri)


Büyük Şeyhimiz Hacı Bekir Baba hazretlerinin şeyhinin şeyhi olan Ârif Billâh, Kutub Şemseddin Muhammed Ebü’l-Mehâsin b. Halîl b. İbrâhim b. Muhammed el-Kavukçi, Hicrî 1224 yılı Rebîülevvel ayının 12. günü, milâdî olarak 27 Nisan 1809 Pazartesi gecesi, yatsı namazından az önce Trablusşam’da dünyaya gelmiştir. Doğumu, annesinin ailesine mensup olduğu el-Hâmidî el-Fârûkî ailesinin evinde gerçekleşmiştir. Bu aile, neseben Hz. Ömer el-Fârûk (r.a.)’a dayanmaktadır. Doğduğu ev, dayısı Şeyh Muhammed el-Hâmidî’nin evidir.
Attâr Camii’ne yakın bu evde doğduğu esnada, Attâr Camii’nde Mevlid-i Şerif okunmaktaydı ve mevlid hâdisesinin sesi eve kadar ulaşmaktaydı. Annesi doğum sancısı içindeyken, okuyucu Resûlullah (s.a.v)’in doğumuna geldiğinde: "Âline vâlidemiz Onu doğurd" ibaresini okuduğu anda Ebü’l-Mehâsin (k.s) dünyaya gözlerini açmıştır. Bu tevafuk sebebiyle ailesi ve yakınları doğumunu büyük bir sevinçle karşılamış, bu olay halk arasında dilden dile anlatılan meşhur bir hatıra hâline gelmiştir.
Baba tarafından soyu Şerifeddin Muhammed el-Âlimi el-Kusaybâti(k.s)'ne ve Şâziliyye Tarikatı Pîr'i Ebû'l Hasan eş-Şâzili(k.s)'nin Mürşidi Abdüsselâm bin Meşîş el-Mağribi(k.s)'ne dayanır. Bu soy Hânedân-ı ehl-Beyt'ten Şerîf olup Hz.İmâm Hasan (r.a.) efendimizin nesildir. 
Aile büyükleri, kavuk imâlatı ile iştigâl etmiş ve yaptıkları bir kavuğu Osmanlı Padişahı Sultan Mustafa’ya hediye etmelerinden dolayı padişah tarafından kendilerine Zekrûn beldesi hediye edilmiş, Kavukçubaşı sıfatını almışlardır. Sülale olarak bu vakitten sonra “Kavukçi” soyismini almışlardır.
Babası, kendisi henüz küçük yaşta iken vefat etmiş, böylece yetim olarak büyümüştür. Onun terbiyesi ve bakımını Ârif Billâh olan büyük âlim Şeyh Abdülkadir b. Muhammed el-Hâmidî’nin evlâtları olan dayıları üstlenmişlerdir.
Henüz çok küçük yaşlardan itibaren mescitler ve zikir halkaları arasında dolaşmaya başlamış; dört yaşındayken Kur’ân okumayı öğrenmiş ve kısa zamanda Kur’ân-ı Kerîm’i hıfzetmiştir. Sarf, Nahiv, Hat gibi Arapça’nın temel kaideleri ile birlikte; fıkıh, hadis, tefsir, akaid ve mantık gibi dinî ilimlerin ilk esaslarını öğrenmiştir.
Kendisinde erken yaşlarda zekâ, ferâset ve keskin kavrayış alâmetleri belirmiştir. O dönemde Trablus, ilim ve irfan ehliyle dolup taşan bir şehir olup, o da bu ortamdan azami derecede istifade ederek şehrin büyük âlimlerinden ilim tahsil etmiştir.
Aynı zamanda çocukluğundan itibaren tasavvuf yolunu benimsemiş; dayılarının evlerinde ve Trablus’un hemen her camisinde kurulan zikir meclislerine devam etmiştir. O devirde Trablus, adeta Allah dostlarının ve tasavvuf ehlinin kaynaştığı bir arı kovanı gibi olduğu rivâyet edilmektedir.
Ebü’l-Mehâsin (k.s) kendisine bir hedef koymuştu; gâyesi, aklî ve naklî şer‘î ilimlerde, Arap dili ve edebiyatında kâmil bir âlim olmaktı. Bu sebeple kendisini bütünüyle ilme adamıştı. Zira o, ilmin insana ancak kişinin kendisini tamamen ona vermesi hâlinde açılacağını çok iyi biliyordu.
Ebü’l-Mehâsin (k.s) on beş yaşına bastığında, yani 1237 H / 1824 M yılında, ilim tahsili maksadıyla Kahire-i Mu‘izziyye’ye gitmeye kesin karar vermiş ve Câmi’ül-Ezher’de ilim öğrenmek ve orada mücavir olarak kalmak için hicret etmiştir.
Ezher’de kaldığı uzun yıllar boyunca, özellikle hadis ilmine büyük önem verdi. Hadisleri hem rivayet hem dirayet yönüyle ele aldı. Yüksek senedleri (ʿawâlî’l-esânîd) elde etmek için büyük bir gayret gösterdi. Ezher’de veya Kahire’de hadis rivayeti bulunan bir âlimi işittiğinde, mutlaka ona ulaşır ve ondan hadis alırdı. Bir âlimin herhangi bir kitapta sahih icazeti olduğunu öğrendiğinde, derhal ders halkasına katılır ve icazet almaya çalışırdı.
Dünyevî görünüşler ve geçici hadiseler, ne hayatında ne de başına gelen musibetlerde onu etkilemezdi. Okuduğu her metni, dinlediği her dersi derinlemesine inceler; âlimlerin sözlerini karşılaştırır, maksatlarını araştırır, lafzın ötesine geçerek metinlerin gizli mânâlarına nüfuz etmeye çalışırdı. Akıl ve sened açısından en sahih ve en kuvvetli görüşe ulaşmayı hedeflerdi.
Hocaları, onun zekâsını, süratli hıfzını ve derin kavrayışını fark edince, kendisine büyük değer verdiler. Kısa süre sonra, hocalarının derslerini talebelere tekrar eden, kapalı meseleleri açıklayan bir konuma geldi. Hatta zaman zaman bu dersler, hocalarının huzurunda yapılırdı.
Yıllar sonra, çeşitli ilim dallarında – özellikle Hanefî fıkhı, tasavvuf ve kelâm sahalarında – kaleme aldığı risaleler ve şerhlerle tanındı. Bu eserler, hocalarının takdirini kazandı ve Ezher’de talebeler arasında dolaşmaya başladı. Bunun üzerine kendisine özel bir ders halkası kuruldu. Derslerinde, hem kendi eserlerini hem de icazet aldığı kitapları okutur; zor meseleleri açıklayıp ilmî nükteler ve açıklamalar eklerdi.
Ezher’de yirmi yedi yıl ikamet edip, bu süre zarfında kendi devrinin büyük muhakkik âlimlerinden ilim tahsil etmiştir.
Mısır’da bulunduğu sırada Şâzeliyye tarikatına intisap etmiş, Tarikat hırkasını, zamanının kutbu olan Şems Bahâeddin Muhammed b. Ahmed b. Yusuf el-Behî eş-Şâzelî’nin elinden giymiştir. Yine tasavvuf ilminde Şeyhi olan büyük Kutub Hüseyin bin Selim ed-Dücâni hazretlerinden ahz-ı feyz ve hilâfet almışlardır. Tarikat-ı Şâziliyye, Kâdiriyye, Rifâiyye, Desukiyye ve Bedeviyye'den mücâz olan Ebü’l-Mehâsin (k.s) birçok halife yetiştirmiştir. Bu halifelerin başında Seyyid Muhammed bin Abdürrahim el-Tantavi hazretleri en meşhurdur.
Ebü’l-Mehâsin (k.s), ilimde kifayet derecesine ulaştığını, artık ders verme ve şeyhlik mertebesine eriştiğini hissettiğinde Trablus’a geri dönmüştür. Kahire’de bulunduğu yıllarda birçok âlim yetiştirmiş olması sebebiyle, Trablus’ta ve bütün Bilâdüşşâm’da ilim ehli ve talebeler arasında şöhreti yayılmış, kıymeti biliniyor, ilmi takdir ediliyordu.
Bu sebeple ilim talebeleri her taraftan ona yöneldiler; ders halkalarına katılmak, kendisinden istifade etmek için Trablus’a akın ettiler. Ebü’l-Mehâsin (k.s), Câmiu’t-Tahhâm’ı kendisine merkez edindi. Bu camide hem imamlık ve hatiplik yaptı hem de genel ve özel ders halkalarını burada kurdu. Bununla birlikte Trablus’un farklı camilerinde de ders verdi, hutbeler irad etti ve Allah’ın kendisine ihsan ettiği ilimleri yaydı.
Aynı zamanda Şâzeliyye tarikatını da yaymaya başladı. Kısa bir süre içerisinde Bilâdüşşâm’daki Şâzelîlerin kutbu ve en büyük şeyhi hâline geldi. Davetini ve irşad faaliyetlerini yürütmek üzere Trablus’un çeşitli bölgelerinde üç zâviye tesis etti. Bu zâviyelerde zikir meclisleri kurulur, evrâd okunur ve müridler terbiye edilirdi:
Defterdar semtinde, kendi evinde idi. Bugün hâlâ onun adıyla anılan Zukâku’l-Kavukçi bu evin bulunduğu yerdir.
Câmiu’t-Tahhâm’ın içerisindeydi.
Trablus el-Mînâ (Liman) bölgesinde bulunuyordu.
O dönemlerde Trablus, zikir halkalarının kurulduğu günlerde müridlerin, tâliplerin ve tarikat şeyhlerinin akınına uğrardı. Lübnan’ın çeşitli bölgelerinden, Şam diyarından, Irak’tan, Mısır’dan ve Hicaz’dan gelenler Trablus’u doldururdu. Şehir, adeta o günlerde dünyanın merkezi ve kalbi hâline gelmişti.
Ebü’l-Mehâsin (k.s), yaşadığı dönemin en büyük âlimlerinden biriydi. Zira o, ilmin yalnızca bir dalında değil; tefsir, hadis, fıkıh, usûl, akaid, tasavvuf, nahiv, sarf, belâgat ve edebiyat gibi pek çok ilimde derin vukûfa sahipti. Özellikle hadis ilminde mümtaz bir mevkie sahipti. Rivayet ettiği hadislerin senedleri yüksek (ʿâlî isnad) idi. Bu sebeple birçok âlim ve muhaddis, yalnızca ondan hadis dinlemek ve icâzet almak için Trablus’a gelirdi.
Onun meclislerinde okunan hadisler, sadece metin olarak değil; edep, huşû ve manevî hâl eşliğinde aktarılırdı. Talebelerine, hadisi rivayet etmenin mesuliyetini ve Peygamber Efendimiz ﷺ’e nisbet edilen her sözde ne kadar dikkatli olunması gerektiğini sıkça hatırlatırdı.
İlim tahsiline son derece ehemmiyet verir; ilmi, dünya menfaati için değil, yalnızca Allah rızası için talep etmeyi telkin ederdi. Kendisine gelen talebelerin hâl ve niyetlerini gözetir, ilme ehil olmayan yahut ilmi nefsânî maksatlarla isteyenleri ikaz ederdi. Buna rağmen kapısını kimseye kapatmaz, samimiyetle gelen herkesi ilimden mahrum etmezdi.
Ebü’l-Mehâsin (k.s), ilmi ile amel eden âlimlerdendi. Öğrettiği hiçbir şeyi hayatında terk etmezdi. Sözleri ile hâli birbiriyle tam bir uyum içindeydi. Bu sebeple talebeleri, yalnızca kitaplardan değil; onun yaşayışından, edebinden ve Allah’a olan yakınlığından da istifade ederlerdi.
Kendisinden icâzet alan talebelerin sayısı pek çoktur. Bu talebeler, daha sonra Trablus’ta, Şam diyarında, Filistin’de, Mısır’da ve Hicaz’da ilim ve irşad faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Böylece Ebü’l-Mehâsin’in ilmi ve manevî mirası, yaşadığı belde ile sınırlı kalmamış, geniş coğrafyalara yayılmıştır.
Onun ilim meclisleri, Trablus’u yeniden bir ilim merkezi hâline getirmiştir. Âlimler, sûfîler ve talebeler, bu meclislerde bir araya gelir; ilim ile tasavvuf, akıl ile kalp, zahir ile bâtın aynı çatı altında buluşurdu. Bu hâl, Ebü’l-Mehâsin’in şahsında ilmin ve mârifetin nasıl birleştiğinin en açık delili idi.
Trablus halkının büyük bir kısmı, Ebü’l-Mehâsin (k.s)’in fetvalarını hâlâ hatırlar ve onlarla amel eder. Ancak halk arasında daha çok, onun falanca veya filanca paşa, bey yahut efendi ile yaşadığı hadiseler ve menkıbeler anlatılır. Bugün dahi bazı kerametleri zikredilir. Bu menkıbeleri dinleyen kimse, Ebü’l-Mehâsin’in yaşadığı devrin çok eski zamanlara ait olduğunu zanneder. Hâlbuki onunla aramızdaki zaman çok da uzak değildir. Hatta sanki elbiselerinden yayılan misk kokusu hâlâ onun yürüdüğü sokaklarda hissedilir; Câmiu’t-Tahhâm’ın yakınından geçerken, kalplerimizle dinlediğimizde, onun el-Kuddûs, el-Vedûd diye zikreden sesinin yankısı hâlâ kulaklarımızda çınlar.
Vaaz, irşad ve terbiye için kullandığı en önemli vasıta hitabet idi. O, sözleri tesirli, sesi gür ve yankılı bir hatipti. Hutbesinde, dersinde yahut sohbetinde Allah Teâlâ’nın zikri veya Kur’ân-ı Kerîm’in ayetleri geçtiğinde gözleri yaşarırdı. Onunla birlikte dinleyenlerin kalpleri de sürüklenir, gözyaşları sel olurdu. Namazda yahut duada arkasında bulunanlardan, pişmanlık ve nedametle ağlayarak Allah’ın affını dileyenlerin sesleri yükselirdi.
Ebü’l-Mehâsin (k.s), hakiki manada bir âlimdi. Şehrin büyük-küçük bütün halkı ona sevgi ve saygı beslerdi. Tevazu sahibi, zâhid, doğruluk üzere yaşayan bir kimseydi. Dinullah’a ve Nebî’nin şeriatine sıkı sıkıya bağlıydı. Hak hususunda kimsenin kınamasından korkmazdı. Allah’ın haramları çiğnendiğinde ve Resûlullah’ın yasakları ihlâl edildiğinde öfkelenirdi. Davranışlarının tamamından sevgi taşardı. Bu hâl, Allah sevgisinde boğulan, O’nun nurlarının denizlerinde yüzen, zikir, secde ve rükûun lezzetini tadan kimselerin hâlidir. O, suretlerin ötesine geçerek hakikatlere nazar edenlerdendi.
Yüzü nurlu, görünüşü heybetliydi. Onu görenlerin kalplerine vakar ve azamet duygusu düşerdi. Halk da, ileri gelenler de, devlet erkânı da onun karşısında kendilerini küçük hissederlerdi. Çünkü o, dünyanın süsüne, mala ve mevkiye karşı tamamen zâhid idi. Fakirlere ve miskinlere karşı son derece yumuşak huylu ve mütevazıydı. Onlarla oturur, yemeğini paylaşır, cömertçe infakta bulunurdu. Talebelerine ve müridlerine de aynı şekilde davranır, ihtiyaçlarını gidermek için hiç tereddüt etmezdi.
Yakın-uzak herkes, onun meclisini severdi. Çünkü bu meclisler; zikir, evrâd ve dualarla dolu olduğu gibi, ilim ve öğütle de bereketliydi. Hatta “ilim”, “ıslah”, “takva” gibi kavramlar, onun şahsıyla özdeşleşmişti ve Trablus’ta onun adı anıldığında bu kelimeler akla gelirdi.
Anlatıldığına göre, Trablus’ta bir kıtlık yılı yaşanmış, halk büyük sıkıntıya düşmüştü. Fakirler ve yoksullar Câmiu’t-Tahhâm’a gelerek Ebü’l-Mehâsin’den dua talep ettiler. O da minbere çıktı, Allah Teâlâ’ya yönelerek uzun bir dua etti. Henüz camiden ayrılmadan, Allah’ın izniyle yağmur bulutları toplandı ve kısa bir süre sonra bolca yağmur yağdı. Halk bu hâli görünce, Allah’a hamd etti ve Ebü’l-Mehâsin’in duasının bereketini konuştu.
Yine rivayet edilir ki, devlet ricâlinden biri zulümle meşhur idi. Ebü’l-Mehâsin, bu kimseyi birkaç defa uyarmış; zulmü terk etmesini, mazlumların hakkını iade etmesini nasihat etmişti. Ancak nasihat kabul edilmedi. Bir gün o zâlim kimse ağır bir hastalığa yakalandı. Bunun üzerine Ebü’l-Mehâsin’e haber gönderildi. O, “Biz zulme razı olmayız; lakin tevbe eden kuldan da yüz çevirmeyiz” buyurarak yanına gitti. Adam tevbe edip helâllik dileyince, onun için dua etti. Kısa süre sonra hastanın şifa bulduğu ve zulmü terk ettiği nakledilir.
Talebelerinden biri anlatır:
“Bir gün şeyhimizin yanında iken, kalbimden geçen bir düşünceyi henüz dile getirmeden, bana dönüp onu aynen söyledi. O an anladım ki, Allah Teâlâ, ona kullarının kalplerine dair bir basiret vermiştir.”
Bu ve benzeri hâller, onun ferâset ve kalbî keşif sahibi olduğuna delil kabul edilmiştir.
Bir başka menkıbede ise, uzak bir beldeden gelen bir yolcu Trablus’a vardığında Ebü’l-Mehâsin’i hiç tanımıyordu. Buna rağmen, henüz kimseyle konuşmadan, şeyh onu görür görmez ismiyle çağırdı ve ihtiyacını sordu. Yolcu hayretler içinde kaldı. Ebü’l-Mehâsin ona, “Kul Rabbine yönelirse, Rabb’i de kullarını ona tanıtır” buyurdu.
Kavukçi hazretleri, 1888 yılında gittiği Umre ziyaretinde humma sebebiyle hastalanmış ve Mekke-i Mükerreme’de Veda Kapısı mevkiinde teslim-i rûh eylemişlerdir. Mübarek bedeni, Hz. Hatice vâlidemizin kabri yakınına defnedilmiştir.
Kavukçi hazretlerinin telif ettiği eserlerin sayısı iki yüzden fazladır. Bunlardan bazıları şunlardır:

*el-Lûlu’l-mersû fîmâ lâ asle lehû ev bi-aslihî mevzû
*ez-Zehebu’l-ibrîz şerhu’l-Mu’cemi’l-vecîz min ehâdîs-i’r-resûli’l-azîz
*Cevâmi’u’l-kelim
*Ma’denü’l-le’âlî fi’l-esânîdi’l-‘avâlî
*Letâ’ifu’r-râgıbîn ve buğyetu’t-ṭâlibîn
*el-Câmi’u’l-feyyâh li’l-kütûbi’s-selâseti’ş-sıhâh
*el-Esânîdu’l-aliyeti’l-muttaṣıla bi-erba’îne kitâben min eşhûri’l-kütûbi’l-hadisiyye
*Nesebü’l-qutbi’n-nebeviyyi’ş-şerîf el-Alevî Ahmed el-Bedevî
*et-Tavru’l-a’la ‘ale’d-devri’l-‘ulâ
*ed-Dîvânü’l-muhtasar
*Cümle mine’l-Müselselât
*Şevâriqu’l-envâri’l-celiyye fi esânîdi’s-sâdeti’ş-Şâzeliyye
*Dârü’l-kütûbiz-Zâhiriyye
*el-Ghururu’l-gâliye fi’l-esânîdi’l-‘âliye