İkinciye gelince, o da (illâ-yı istinâ) ile kurtulması ve ecr-i gayr-i memnûna nail olması, rûhâniyyet âleminden feyiz almasına işaretdir. Tasavvuf meslekine göre ( esfel-i sâfilîn) insaniyet mertebesidir ki, tenezzülâtı ilâhiyyenin sonu ve vahdaniyyet mertebesinin mukabilidir. Sofiyye, mevcûdat denen mükevvenât için bir vücud dairesi tasavvur ederler. Hatta bu daireyi ona hakiki bir varlık vermedikleri için (şûle-i cevvâle) ile, meselâ bir maşa ile tutulup sür’atle çevrilen ateşin parlak bir daire gibi görünmesiyle temsil eylerler. Mahlûlatın en sonu insan olduğu için, onun mertebesi (esfel-i sâfilîn) tabir edilir. Yani esfel-i sâfilîne inmiş olan insan, tedricen terakki ederek, aslına rücû eyler. “Siz Allah’a ric’at edeceksiniz.” Nazm-ı celîli buna kinâyedir.
Ehlullâh dediler ki, insan oğlu vücûdca mahlûkatın en büyüğü değildir. Cüssece ondan çok büyükleri mevcuttur. Fakat rûhan ve mânen bütün mükevvenâtın ekremidir. Zîra yeryüzünde Cenâb-ı Hak teâlâ Hazretlerinin halîfesidir. böyle olunca onun kalbinde bir gevher-i esrar, bir şebçerağ-ı mârifet vardır ki, kâinatta bir benzeri yoktur. Cenâb-ı Şâh-ı velâyet İmam-ı Ali (K.V) efendimize isnad olunan şu söz, bu gerçeği dile getriyor : “Ey insan, sen kendini ufak bir cisim mi sanıyorsun ? Âlem-i ekber, yani bütün mükevvenât sende mevcuttur.” Bir kudsî hadîsde “Beni, arzım ve semavâtım almaz, lâkin takî, nakî ve müteverrî kulumun kalbi alır” buyrulmaktadır.
İşte gönülde böyle kıymetli bir cevher vardır. “Gönül nedir?” denilecek olursa, “ İnsanın maneviyyatı ve rûhaniyyeti kabul edebilmek mazhariyetidir.” Diye cevap verilebilir. Yoksa yürek dediğimiz uzuv, hayvanlarda da mevcûttur. Evet, kalıb itibariyle bir kimsenin İslâm olması lâzım gelse, Resûlü Ekrem (SAV) Efendimizle Ebû Cehl imansızın hâşâ ve kellâ bir olması icab ederdi. O vakitte gündüz ile gecenin, nûr ile zulmetin, hidâyet ve dalâletin bir bulunması iktizâ eylerdi. Muallim Nâcî merhum (Zâtünnitâkayn) kitabında, Cenâb-ı İmam-ı Hüseyin (R.A) ile ma’hûd Yezîd’i mukayese ederken derler ki, “ Evet, sûretle insân olaydı Cenâb-ı Fâtımatuz Zehrâ (R.A) vâlidemizin oğlu ile ve Cenâb-ı Hamza (R.A) efendimizin ciğerini dişleriyle koparan Hind binti Utbe’nin torunu da bir olurdu. “Papağan da insan gibi bazı kelimeleri söylüyor, bundan dolayı onlara insan denilebilirse, insan şeklindeki mahlukatın cümlesine de insan tabir olunabilir. Âyet-i Kur’âniyede : “Habîbim de ki; Ey müşrikler, ben de sizin gibi insanım fakat bana Rabbim tarafından vahyolunur.” (1) Buyurdular. Evet Resûl-ü Kibriyâ Efendimiz insandı ammâ, kalb-i şerîfine vahyolunan bir insan-ı ekmeldi.
Ehlullâhdan bazıları dediler ki, insanda (sultânî) ve (hayvanî) olmak üzere iki rûh vardır. (Âdeme rûhumdan nefhettim.) Âyet-i Kur’âniyedeki rûh-i menfûh, rûh-i sultânîdir. Onun insan bedenine taalluku, nûrunun aksinden ibârettir. Rûh-i hayvanî gibi beden dâhilinde değildir, demişlerdir. Bazıları ise aksini iddiâ etmişlerdir ki, buna karşı çıkılmıştır.
Malûm olduğu üzere, hemen hemen her sohbetim esnasında dile getirdiğim odur ki, İnsan ebedî ölmez. Ölen ise hayvandır. Zirâ “Ölmeden evvel ölünüz.” Emr-i Peygamberisine göre, bu dünyada bu sırrı tatmış iseler, Cenâb-ı Hak teâlânın lütuf ve ihsanına mazhar olanlar işte onlardır. Zirâ her şey aslına rücû edecektir.
- Kehf Sûresi 110

Selamunaleyküm. Öncelikle hizmetiniz mübarek ve daim olsun. Tasavvuf Ehlinin bir görüşü üzerinden gidecek olursak, "RUH latifei müdrikei Rabbniyedir. Neyyiri feyz ve hayatın mazharıdır. Ruh, umumi demek olan neyyiri feyz ve hayatın, o ateşin bir kıvılcımıdır." bu görüşe ne derseniz ?
YanıtlaSilVe aleykümselam ve rahmetullahi ve berekatuh.
YanıtlaSilYanlış hatırlamıyorsam, Ahmed Hamdi Akseki Hoca'nın “Rûh” hakkında kaleme aldığı ama baskısı durdurulan risalesinde bu görüş ele alınmakla beraber İmam-ı Gazâlî’nin rûh hakkındaki telâkkiyatını izâha gayret etmişti. Döneminin büyük İslâm alimlerinden ve müelliflerinden biri olan merhum Ahmed Hamdi Hoca Efendiyi bu vesileyle rahmetle yâd ediyor ve mekânının cennet olmasını Yüce Allah’dan niyaz ediyoruz.
Ehlullâh hazeratının içinde vâhdet-i vücûd erbâbı olarak kabul edilen Muhyiddin Ibn Arabî hazretleri rûh’u cisim ve cismâni olmayarak kabul ediyorlarsa da, bunların tarzı telakkisi felsefeninkine benzemez, burayı çok iyi idrak etmek gerekiyor. Zirâ vâhdet-i vücûd konusu kitaplardan okuyarak anlaşılmaya pek müsait değildir.
Ehlullâh hazeratının buyurdular ki “hâl, kâl ile bilinemez.”
Bunu bir meslek olarak kabul görürsek, bu mesleğin müntesipleri Allah’dan gayri ne varsa, yani bütün mevcudât-ı mümkine, vücûd-i mutlak, yani zât-ı bâht-ı ehâdiyyetin tecelliyât-ı esmâ ve sıfatıdır ve onda müstehlektir. Demişlerdir.
Mâlum konuyu daha iyi idrak etmek içün Şeyh Kemâl Efendinin “Hazine-i İnsan ve Kâinat” eserini ya da İmam-ı Gazâli Hazretin “Nefs ve İnsan Rûhu” kitabını mütâlaa edebilirsiniz. Bunlarla beraber “Rûh” ve “Nefs” hakkında yazılmış eski güzel eserlerde elbette kitapçılarda meraklısını beklemektedir.
Son olarak şunu belirtmek isterim ki, Âyât-ı enfüsiyyeden olmaları münâsebetiyle, rûh ve nefs hakkında tefekkür, Kur`ân okumak gibidir. Cenâb-ı Hak teâlâ feyzinizi arttırsın.