27 Ocak 2026 Salı

Nüşşabi

Mısır ulemâsının büyüklerinden, şeriat ve tarikat ilimlerini cem etmiş; Ebu’l-Me‘ârif künyesiyle meşhur olan âlim, muhaddis, fakih, hatip ve mutasavvıf Seyyid Muhammed bin Abdürrahîm en-Nüşşâbî (k.s) hazretleri, 25 Cemâziyelâhir 1264 (3 Haziran 1849) tarihinde Yukarı Mısır’ın Cerce bölgesinin Nefâde Mahallesi’nde tevellüd etmiştir.

Nesebi sahih olup İmam Hasan-ı Müctebâ (r.a) neslinden Hasenî seyyiddir. Büyük dedesi Seyyid Abdullah Ebû Nüşşâbe (k.s), Düsûkiyye tarikatı pîri Seyyid İbrahim ed-Düsûkî (k.s) hazretlerinin ashâbından olup, okçulukta mahareti sebebiyle “Ebû Nüşşâbe” künyesini almıştır. Aslen Behîre vilâyetine bağlı, Şubrakhît merkezine tâbi, Reşîd denizinin batısında bulunan Zâhiriyye beldesindendir.

Cerce halkı arasında “Seyyid Abdürrahîm Subayha” ismiyle meşhur olan Seyyid Muhammed bin Abdürrahîm (k.s), küçük yaşta Kur’ân-ı Kerîm’i hıfz ederek hâfız olmuştur. İlim tahsiline büyük bir iştiyak duymuş, muhterem babası Seyyid Abdürrahîm (k.s) ile birlikte Cerce’den Kahire’ye hicret etmiştir. Câmiu’l-Ezher yakınlarında mücâvir olmuş; Seyyid İmam Ahmed Derdîrî (k.s) hazretlerinin civarında, Hâretü Anber’de ikamet etmiştir.

Ezher’de ilim halkalarına devam etmiş; eve döndüğünde mahalledeki arkadaşlarını toplayarak öğrendiği meseleleri onlara anlatmıştır. Babası bu hâlini gördükçe:

“Bu çocuk ileride büyük bir âlim ve hatip olacaktır.” demiştir.

Bu sebeple daha çocuk yaşta iken kendisine “küçük yaşta büyük hoca” lakabı verilmiştir.

Daha sonra Tanta vilâyetine hicret etmiş; Seyyid Ahmed el-Bedevî (k.s) hazretlerinin türbesinin bulunduğu, revaklarında büyük âlim ve mürşidlerin ders verdiği Câmiu’l-Ahmedî’ye kaydolmuştur. Ahmedî Camii şeyhi, büyük âlim Şeyh Muhammed İmam el-Kasbî (v. 1316) hazretlerinin sohbetlerine devam etmiştir.

Hanefî fukahâsından, büyük muhaddis ve allâme Ebu’l-Mehâsin Muhammed el-Kavukçî (k.s) hazretlerine intisap etmiş; onun nezaretinde seyr u sülûkunu ikmal etmiştir. Kâdiriyye, Rifâiyye, Bedeviyye, Düsûkiyye ve Şâziliyye tarikatlarından hırka giyerek icâzet almıştır.

Yine büyük âlim ve Şâziliyye mürşidlerinden Şeyh Hasan el-Adevî el-Hamzâvî (k.s) hazretlerinden ilm-i hadîs rivâyet zinciri almıştır. Nakşibendî-Hâlidî mürşidlerinden Ahmed Ziyâeddin-i Gümüşhânevî (k.s) hazretlerinin hac dönüşü Mısır’da kaldığı üç yıl zarfında kendisine intisap etmiş; ilm-i hadîs ve Nakşibendî tarikatından icâzet almıştır.

Ahmedî Camii’ndeki Hizmeti ve Hitabeti

Ahmedî Camii’nde fıkıh, usûl, hadis ve diğer ilim dallarını öğretmeye devam etti; ücreti gözetmeksizin, ilk zamanlarında zâhid, Allah’a yönelmiş biri olarak yaşadı.

Câmiu’l-Ahmedî hatibinin vefatından sonra hutbe vazifesi kendisine tevdi edilmiştir. Bu vazifeyi istemeyerek kabul etmiş; ancak hutbeleri kısa zamanda halk ve ulemâ arasında büyük kabul görmüştür.

 Daha sonra Ahmed Paşa el-Menşâvî, vakfedilen mal varlıklarının yönetimi ve hayır işlerinde kullanılmasını sağlamak için kendisini görevlendirdi; Şeyh bu görevi en iyi şekilde yerine getirdi. Bu vakıf, günümüzde Menşâvî Medresesi olan ve Batı Mısır’daki üç önemli eğitim kurumundan biri olan medreseyi de kapsıyordu. (Diğer iki medrese Ahmedî ve Semnûd medreseleridir. Nil Deltası’nda bu üç medrese dışında yalnızca İskenderiye, Desûk ve Dımyât medreseleri bulunuyordu.)

Ahmedî Camii öğrencileri coğrafî kayıtlara göre düzenlenmişti ve her bölgenin bir şeyhi vardı:

Garbiyye: Seyyid Muhammed Abdürrahîm

Menûfiyye: Şeyh Beyûmî Ebû Riya

Şarkiyye: Şeyh es-Sentrîsî

Buhayra: Şeyh Mursî Ali Tabl

Ahmedî Camii talebeleri, Ezher’de olduğu gibi resmî kayıtlara tâbi tutulmuş; barınma sistemi revaklar usulüne göre düzenlenmiştir. Her bölgenin bir şeyhi bulunmuş; şeyhi Ebu’l-Mehâsin el-Kavukçî (k.s) hazretleri hakkında:

“Muhammed Abdürrahîm bizim evlâdımızdan sayılır. İlmiyle amel eden, hâliyle irşad eden bir zâttır.”

ve:

“Garbiye’nin yükünü onun omuzlarına verdim.”

buyurmuştur.

Bu sebeple kendisine “Şeyhü’l-Garbiyye” denilmiş; Batı bölgesi talebelerinin şeyhliğine tayin edilmiştir.

Uzun yıllar ilim ve irşad halkalarında hem müderrislik hem mürşidlik yapmıştır. Hutbeye çıktığında cemaatte ağlamayan kalmaz; Resûlullah (s.a.v)’i anlatırken sesi titrer, gözlerinden yaşlar akar, minber adeta sarsılırdı. Hutbeleri daha sonra el-Feyzü’l-Muhammedî adıyla kitaplaştırılmıştır.

Tanta’ya yerleştikten sonra Ahmedî Camii’nde sabah namazından sonra, kuşlukta fıkıh; öğle sonrası hadis; akşamdan sonra tasavvuf sohbetleri yapmıştır. Talebeleri:

“Şeyh ders verirken zamanın nasıl geçtiğini anlamazdık.” demişlerdir.

Menkıbeleri

Şeyh Muhammed Abdürrahîm en-Nüşşâbî, Şâziliyye tarikatını hocası Allâme Ebu’l-Muhâsin el-Kavukçî’den aldı ve bu yolu yaşatıp halk arasında yaydı. İnsanlara ahlâk, zikir, Allah yolunda yürüyüş, nefis terbiyesi ve muhabbetle süslenmeyi öğretti. Zamanla halk arasında rehberlik ve hidayet alanında ilmî ve mânevî bir otorite hâline geldi.

Batılı tarihçi Farid de Jong, Mısır’daki tasavvuf yolları tarihini anlatırken Kavukçî yolunun Mısır’da yayılmasını Şeyh Muhammed Abdürrahîm’in faaliyetlerine bağlamaktadır. Ona göre bu yolun Mısır’da yayılmasının temel sebebi, Ebu’l-Muhâsin’in halifelerinden biri olan Muhammed Abdürrahîm en-Nüşşâbî’nin gayretidir.

Eserleri

Şeyh’in önemli eserlerinden bazıları şunlardır:

Feyz el-Muhammedî fî Hıṭab el-Câmiʿ el-Ahmedî: Vaaz ve hutbelerden oluşan bir divan olup basılmıştır.

Mecmûʿ el-İstiğfârât ve’l-İstiğâthât: Tövbe ve yardım dualarını kapsayan eser.

Mecmûʿ el-Evrâd ve’l-Ahzâb: Zikir ve ibadet uygulamalarını ihtiva eder.

Esrâr el-Ḥaqîqa li-men yuslik et-Ṭarîqa: Tarikat yolunu izleyenler için hakikat sırlarını konu edinir.

Bu eserler, Şeyh’in hem ilmî hem de tasavvufî kimliğini yansıtmaktadır.

Muhammed el-Cevvâd, anılarında şöyle yazar:

“Müezzin ezanı okudu, ikindi namazını kıldım, kandilleri yaktım ve dersler akşam ile yatsı arasında düzenlendi.

Şeyh’in dersleri az sayıda öğrenciye verilirdi; ancak en uzun ve en görünür ders, Gharbîyye şeyhi Seyyid Muhammed Abdürrahîm’in dersiydi.

Öğrencilerinden biri, Şeyh’in ders esnasında Seyyid Mücâhid’in türbesi tarafındaki koltuğunda oturduğunu ve ona nazar ettiğinde, sol tarafındaki bir iskemle üzerindeki kandilin ışığı yüzüne vurduğunu ve yeşil sarığının altında parlayan yüzünün ne kadarda nûrlu olduğunu anlatır.

Ders sırasında sesi geniş halkaya yayılır, en seçkin öğrencilerle birlikte Cevâmiʿ el-Kelîm veya tefsir okur; dersleri hem ilmî hem de rûhî bir fazilet ve mânevî bir tecrübe sunardı.

Şeyh, Sahîh el-Buhârî’yi öğle vakti birinci derece öğrencilerine okuturdu; çünkü yalnızca hakikaten yetkin ve sâlih olan öğrenciler bu derslere katılırdı.”

Şeyh Muhammed Abdürrahîm’in çok sayıda müridi ve öğrencisi vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

Şeyh Abdülhâdî es-Seyyid Şîtâ

Şeyh Seyyid Hicâzî

Şeyh Muhammed Halîl ed-Dıbaʿ

Şeyh İbrâhîm Hudayr

Şeyh Muhammed Ahmed ʿAmâra

Şeyh Ali Câbullah el-Kebîr

Şeyh Hasan Paşa

Şeyh Mübârek Ebû Şâdî

Şeyh el-Habîşî

Şeyh el-Menûfî

Şeyh Abdürraûf Avn

Şeyh Ahmed el-Mursî ez-Zerkânî

…ve daha birçok öğrenci onun irşadından faydalanmıştır.

Şeyh, halk arasında büyük bir itibar ve mânevî kabul görmüş, diğer şeyhler ve âlimlere kıyasla daha geniş bir çevre üzerinde etki sahibi olmuştur.

İnsanlar Şeyh’in etrafında öylesine kalabalık toplanırdı ki, ellerini öpmek isteyenler kalabalıktan dolayı doğrudan öpemeyince, sarığının şalını çıkarır, Şeyh’e dokundurur ve sonra onu öperlerdi.

Büyük âlim Şeyh İbrâhîm ez-Zevâhirî —Ahmedî Camii’nin şeyhi— Şeyh Nüşşâbî’yi öğrencisi olarak tanır ve ona şöyle derdi:

“Ey Şeyh Muhammed! Bir kırat velâyet, bin dönüm ilimden daha değerlidir. Eğer yaşarsan, oğlumu senin gibi Ahmedî Camii şeyhi yaparım.”

Buna karşılık Şeyh şöyle derdi:

“Kalpleri ısındıran Allah’ı tesbih ederim.”

Seyyid Neşâbî’nin çağdaşı olan Şeyh Muhammed el Kabir ile arasında geçen şu menkıbe ona duyulan sevgi ve muhabbetin bir göstergesi niteliğindedir:

“Seyyid Neşâbî ile Muhammed el Kabir arasında sıkı bir dostluk bağı bulunmaktaydı Muhammed el Kabir, Seyyid Neşâbî’ye beslediği muhabbetten dolayı sıkça onun ziyaretine gider, sohbetlerinden istifade ederdi. Bu sık ziyaretler çevresindeki insanların da dikkatini çekerdi. Muhammed el Kabir’e bu ziyaretler hakkında sorulduğunda: ‘Ben Neşâbî’ye her gidişimde onda Rasulallah’ı (s.a.v) görüyorum ‘ diyerek cevap verirdi.”

Sultan Hüseyin, meşhur seyahati sırasında —ki bu seyahat hakkında edipler müstakil eserler kaleme almıştır— bir defasında Ahmedî Camii’ni ziyaret etti. O esnada halkın maksûreyi (ahşaptan yapılmış bölümü) öpmesi hakkında soru sordu. Şeyh bunu işitince Sultan’a şöyle dedi:

“Efendimiz! —Allah korusun, Allah korusun, Allah korusun— farz edelim ki eliniz kesilse ve onun yerine tahtadan bir el takılsa; insanlar da size selam verirken gelip onu öpseler… Sizce elinizi mi öperler, yoksa tahtayı mı?”

İmam Şeyh Selîm el-Beşrî —ki kendisi Ezher Şeyhi idi— Seyyid Bedevî’nin mevlidine katıldığında, Seyyid Şeyh Nüşşâbî’yi evinde ziyaret ederdi. Fakir sâliklerden Kasîde-i Münferice’nin okunmasını isterdi. Onu dinlediğinde vecde gelir, cübbesinin iki ucunu kuşağına sokar, cezbe hâline girer ve şöyle derdi:

“Bu sözler ulvî sözlerdir; bu ancak semâvî bir kanundur. Vallahi bu kasidenin her bir mısraı, Buhârî’deki bir hadisin mânâsına işaret etmektedir.”

Şeyh Nüşşâbî, Menûf merkezine bağlı Sudûd köyüne inerdi. Burada çok sayıda Hristiyan bulunmaktaydı.

Köyde dolaşırken insanlar etrafını sarardı. Bir Hristiyan, Şeyh’i evine davet etti. Şeyh dua etmeye hazırlanırken yanındakilerden biri:

“Bu kişi Hristiyan.” dedi.

Şeyh önce kızdı, sonra Hristiyan’a dönerek:

“Ev nerede?” dedi.

Gidip Hristiyan’ın evine ulaştı, ikramları kabul etti, kahve ve şerbet içti ve ev halkı için bereket duasında bulundu.

Şeyh Nüşşâbî, cömertçe tüm malını sarf edince bir müddet sonra Ahmed el-Bedevî’nin türbesini ziyarete gelenlere verecek bir şey bulamamaya başladı. Bundan dolayı büyük bir hüzün ve hicap duyduğundan gizlice Tanta’yı terk etmeye karar verdi.

Bu kararı verdiği gün, Ahmed el-Bedevî’den manen izin almak amacıyla Ahmediyye Camii’ne sabah namazına gitti. Namazdan sonra yola çıkmak üzereyken biri onu durdurup ismini sorduktan sonra şöyle dedi:

“Senin dergâhına büyük bir araba gönderdik. Bu arabada misafirlerine verebileceğin bir aylık erzak bulunmaktadır. İnşallah bu adet her ay devam edecektir.”

Bunun üzerine Şeyh Nüşşâbî yola çıkmaktan vazgeçti, Allah’a şükretti ve Ahmed el-Bedevî’nin dostlarıyla hizmetine devam etti.

Avrupa Seyahati

Şeyh Muhammed Halîl ed-Dabbaʿ, onun menkıbeleri ve kerametleri hakkında bir kitap derlemişti. Bu haber mütercime ulaşınca ona:

“Kitabı bana göster.” dedi.

Kitap kendisine verilince onu yaktı. Ancak Şeyh Muhammed Halîl el-Hatîb, kendi hayatının akışı hakkında bir kitap yazmış, bu kitabın içine biyografisi yazılan zatın haberlerinden parçalar koymuştur. Bu eserden bir bölüme rastlanmıştır.

Şeyh Nüşşâbî, 1914 yılında Seyyid Hüseyin el-Kasbî, Hacı Yusuf Telʿab, Hacı Mansur el-İturbî, Mahmud Paşa el-İturbî ve Tanta’nın ileri gelenleriyle birlikte, Kıvâdeti Abbas’ın İngilizler tarafından öldürülme girişiminden kurtulması sebebiyle onu tebrik etmek üzere Avrupa’ya gitti.

Seyahat sırasında Şeyh, yolculuk süresince yetecek gıda ve erzağı bizzat hazırlayıp paketledi. Yol arkadaşları buna hayret ederdi.

“Biz Avrupa’ya, yani medeniyet diyarına gidiyoruz. Yanımızda yeterince altın paramız var; bu kadar hazırlığa gerek yok.” dediler.

Fakat Şeyh onları dinlemedi. Hazırlıklarını tamamladı ve erzakı kendisi hesaplayarak paketledi.

Yolculuk sırasında İngilizler gemiyi bir süre alıkoydu. Şeyh, yiyecekleri talebelerine ve yol arkadaşlarına adaletle dağıttı. Tüm erzak tükendiğinde geminin alıkoyma süresi sona erdi ve gemi serbest bırakıldı. Bunun üzerine Şeyh şöyle dedi:

“Seyyid Hüseyin Kasbî, bize yanında getirdiğin altından iki altın ver; ekmeğe bulayalım.”

Vefatı ve Türbesi

27 Cemâziyelâhir 1338 (18 Mart 1920) Perşembe günü öğle vakti rahmet-i Rahmân’a kavuşmuştur. Cenazesinde on binlerce kişi bulunmuştur. “Bugün Tanta’nın güneşi battı.” denilmiştir.

Tanta’daki Sîcer köyünde bulunan zâviyesinin yanındaki makamına defnedilmiştir. Kabri “Makāmü’n-Nüşşâbî” olarak bilinir. Türbesinde her perşembe gecesi Kur’ân hatmi, salavât ve zikrullâh meclisi kurulur.

Soyundan gelen aile Âl-i Nüşşâbî olarak bilinir ve Mısır halkı tarafından hürmet edilir.

2 Ocak 2021 Cumartesi

ŞEYH HÜSEYİN BİN SELİM ED-DÜCÂNÎ ( k.s)

 

Hüseyin bin Selim Dücâni hz.lerinin el yazma eserlerinden bir örnek

Büyük Şeyhlerimizden olan Seyyid Hüseyin Efendi bin Selim ed-Dücâni hz.leri 1787 yılında Filistin-Yafa'da doğmuştur.Dücâni ailesi neseben İmâm-ı Hüseyin (r.a) Efendimizin neslinden olmaları hasebiyle Hânedân-ı Ehl-i Beyt'ten olup Seyyidtirler. 

Şafiî mezhebinden olan Efendi hz.leri ilk tahsilini Muhterem babası Seyyid Selîm ed- Dücâni(k.s) hz. lerinin rahle-i tedrisâtında iken nahiv, sarf gibi  edebî ilimlerle berâber şerʿî ilimleride tahsil eylemiştir.Daha sonra Babasının emri üzerine Mısır-Cami'ül Ezher medresesinde eğitimine başlamışlar ve Devrinin büyük Ulemasından olan Abdullah eş-Şerkāvî, Hasan b. Muhammed el-Attâr, Ahmed b. Muhammed el-Halvetî es-Sâvî, İbrahim b. Muhammed el-Bâcûrî -rahimehumullah- ulûm-u Islâmiye'yi uzun yıllar tahsil eylemişlerdir. 

Hanefî fıkhını Ahmed et-Tahtâvî’den, en fazla istifadesini ise İbrahim el-Bâcûrî’den görmüştür. Şâfiî mezhebinde Şerhu’l-Menhec’i okuduktan sonra, manevî bir işaretle Hanefî mezhebini tâlime intikal etmiş, Fakat vefâtına kadar kendisi Şâfii mezhebiyle amel etmiştir.Babası ve hocaları ona bu ilim dalında fetva izni vermişlerdir. 

Mısır’daki Hanefî şeyhi Mansûr el-Yâfî’den ve Mekke Hanefî müftüsü Seyyid Muhammed el-Ketebî’den de istifade ederek  Ezher’de iken bazı eserlerini telif etmiştir. 

Daha sonra 1235 H yılında memleketi Yâfa’ya dönmüş. 1236 H’de, Osmanlı Meşihat makamının beratıyla Yâfa Hanefî Müftüsü olmuştur. Kırk yılı aşkın süre fetva hizmetinde bulunmuşlar, Fetvaları her diyara ulaşıp ; ihtilaflarda başvurulan merci olmuşlardır. 

 Tasavvufa ilk intisâbı babasının Şeyhi olan Tarikat-ı Bedeviyye Şeyhlerinden Şeyh Sâlih el-Alârî el-Meczûb hz.lerine olmuş ve o zâtdan hilafet almışlardır.Tarikat-ı Rifaiyye'yi Hasan'ül Gazâli el-Mukaddisi hz.lerinden ve Tarikat-ı Kâdiriyye'yi Şeyh Muhammed el-Umâvî el-Falûci hz.lerinden ahz edib hilafet almışlardır.Bu Tarîkatlardan başka Salâvât-ı Kemâliyye sâhibi Mustafa Kemâleddin Bekrî hz.lerinin oğlu Seyyid Kemâleddin Efendi(k.s) ye ve onun babasının hulefâsından Şeyh Ahmed el Sâvi (k.s)'ye intisâb etmiş Seyr-i sülukunu ikmâl ile onun halifesi olan Allâme Şeyh Fetullah el-Mâliki'den Halvetiyye-i  Şâ'bâniyye-i Karabaşiyye kolunun Bekriyye Şubesinden ve Düsûkiyye tarikatından icâzet almış, Babası Selim ed-Dücânî'den ise Şâziliyye tarikatından hilâfet ve icazet alarak Câmi'ül Turûk olarak irşâda başlamışlardır.

  Hüseyin bin Selim Dücâni hz.leri yaşadığı dönemde ve sonrasından gelen Meşâyıh'ın beyânı ile Kutûb olduğu zikredilmiş ve icâzetnâmelere bu şekilde kaydedilmiştir.

 Büyük bir şâir, aynı zamanda büyük bir Âlim ve Hatib olan Efendi hz.leri memleketi Yafa'da Müftü olarak ümmet-i Muhammed'e hizmet etmiş;Fıkhî meselelerde fetvâ vererek,Tasavvuf'da İnsan-ı Kâmiller yetiştirerek ve Filistin Topraklarında Cami-Medrese-Tekke bakım onarım ve inşâ hizmetleri gibi hayırlı işlerle iştigal etmişlerdir.

Efendi hz.lerinin yetiştirdiği en meşhûr halifesi Şeyh Ebû'l Mehâsin Muhammed el-Kavukçî hz.leridir...

Mutâd olarak her yıl Kudüs ve el-Halîl şehirlerini ziyarete giderdi. Bu ziyaretlere pek çok âlim ve mürid refakat ederdi. Kerametleri ve keşifleri halk arasında meşhûr olmuştur. 

Zamanın büyük âlimleri ona intisâb edip sohbet halakalarından müstefid olmuşlardır. Bunlardan en meşhurları şunlardır:

Faziletli üstat Şeyh Muhammed el-Cisr et-Trablusî Ebü’l-Ahvâl,

Ârif Şeyh Mahmud er-Râfiî,

Üstad Şeyh Sâlih el-Lâzikî et-Tavîl,

Kâmil Üstad Şeyh Ebû'l Mehâsin Muhammed el-Kavukçî eş-Şâzelî(k.s) 

Peygamber ﷺ’e muhabbeti çoktu; ona dair pek çok kaside ve methiye kaleme almışlardır. 

Yüce âlim, büyük zat, imam ve emir Seyyid Abdülkadir bin Seyyid Muhyiddin el-Cezâirî Kudüs-i Şerîf’i ziyaret maksadıyla yola çıktığında, Yafa şehrine uğradı ve meşhur âlim, âmil Şeyh Hüseyin ed-Dücânî’nin evinde misafir oldu. Bunun üzerine tercümesi yapılan zat, Emir Seyyid Abdülkadir Hazretlerine şu kasideyi takdim etti:

(Kaside burada olduğu gibi manzum tercüme edilmeden, aynen muhafaza edilmiştir.)

Bu kasideyi takdim ettiğinde, Emir Hazretleri tarafından kabul gördü; iltifat ve teveccühün en yücesine nail oldu. Emir, onda gördüğü edep, nezaket, güzel sohbet, fasih lisan, düzgün heyet ve övgüye layık hasletler sebebiyle kendisine muhabbet ve hürmet gösterirdi.

Zâhir ve Bâtın ilimlerini cem eden büyük Velî Hüseyin Selim ed-Dücâni hz.leri 1858 yılında gittiği Hac ziyâretinde Mekke'de vefât eylemişler ve o mübârek beldede Cennet-i Muallâ kabristanında Hz.Hatice vâlidemizin yakınına sırlanmışlardır...

 Efendi hz.lerinin telif ettiği eserler şunlardır:

 *El-Menhil şâfi alâ metnil kâfi fil arzıl vel kavafî*  

*Et-Tahrirül fâik alâ şerhü'l Tâi es -sağirü'l kenzi'l dekâik fi fer ül fıkıh*

 *el Fetevâ'ül-Hüseyniyye* 

 *el Kevkebü'l-Dürriye alâ şerhü Şeyh Hâlid'ül Ezheriyye* 

*Şerh'ül nazm'ül ef'âl*

 *Tuhfe'ül mürîd fî akâid'ül tevhîd* 

 *Tahmisi kaside banat seâd*

 *Divân'ül Şiir* 

 Rabbimiz tüm ihvânımızı şefââtlerine erdire,mânevi kuvvetlerini üzerimize sâyebân eyleye inşaallah!

ŞEYH EBÛ'L MEHÂSİN MUHAMMED EL-KAVUKÇİ (K.S)

  

(Kavukçi hz.lerinin El İ'timâd fil İ'tikad eseri)


Büyük Şeyhimiz Hacı Bekir Baba hazretlerinin şeyhinin şeyhi olan Ârif Billâh, Kutub Şemseddin Muhammed Ebü’l-Mehâsin b. Halîl b. İbrâhim b. Muhammed el-Kavukçi, Hicrî 1224 yılı Rebîülevvel ayının 12. günü, milâdî olarak 27 Nisan 1809 Pazartesi gecesi, yatsı namazından az önce Trablusşam’da dünyaya gelmiştir. Doğumu, annesinin ailesine mensup olduğu el-Hâmidî el-Fârûkî ailesinin evinde gerçekleşmiştir. Bu aile, neseben Hz. Ömer el-Fârûk (r.a.)’a dayanmaktadır. Doğduğu ev, dayısı Şeyh Muhammed el-Hâmidî’nin evidir.
Attâr Camii’ne yakın bu evde doğduğu esnada, Attâr Camii’nde Mevlid-i Şerif okunmaktaydı ve mevlid hâdisesinin sesi eve kadar ulaşmaktaydı. Annesi doğum sancısı içindeyken, okuyucu Resûlullah (s.a.v)’in doğumuna geldiğinde: "Âline vâlidemiz Onu doğurd" ibaresini okuduğu anda Ebü’l-Mehâsin (k.s) dünyaya gözlerini açmıştır. Bu tevafuk sebebiyle ailesi ve yakınları doğumunu büyük bir sevinçle karşılamış, bu olay halk arasında dilden dile anlatılan meşhur bir hatıra hâline gelmiştir.
Baba tarafından soyu Şerifeddin Muhammed el-Âlimi el-Kusaybâti(k.s)'ne ve Şâziliyye Tarikatı Pîr'i Ebû'l Hasan eş-Şâzili(k.s)'nin Mürşidi Abdüsselâm bin Meşîş el-Mağribi(k.s)'ne dayanır. Bu soy Hânedân-ı ehl-Beyt'ten Şerîf olup Hz.İmâm Hasan (r.a.) efendimizin nesildir. 
Aile büyükleri, kavuk imâlatı ile iştigâl etmiş ve yaptıkları bir kavuğu Osmanlı Padişahı Sultan Mustafa’ya hediye etmelerinden dolayı padişah tarafından kendilerine Zekrûn beldesi hediye edilmiş, Kavukçubaşı sıfatını almışlardır. Sülale olarak bu vakitten sonra “Kavukçi” soyismini almışlardır.
Babası, kendisi henüz küçük yaşta iken vefat etmiş, böylece yetim olarak büyümüştür. Onun terbiyesi ve bakımını Ârif Billâh olan büyük âlim Şeyh Abdülkadir b. Muhammed el-Hâmidî’nin evlâtları olan dayıları üstlenmişlerdir.
Henüz çok küçük yaşlardan itibaren mescitler ve zikir halkaları arasında dolaşmaya başlamış; dört yaşındayken Kur’ân okumayı öğrenmiş ve kısa zamanda Kur’ân-ı Kerîm’i hıfzetmiştir. Sarf, Nahiv, Hat gibi Arapça’nın temel kaideleri ile birlikte; fıkıh, hadis, tefsir, akaid ve mantık gibi dinî ilimlerin ilk esaslarını öğrenmiştir.
Kendisinde erken yaşlarda zekâ, ferâset ve keskin kavrayış alâmetleri belirmiştir. O dönemde Trablus, ilim ve irfan ehliyle dolup taşan bir şehir olup, o da bu ortamdan azami derecede istifade ederek şehrin büyük âlimlerinden ilim tahsil etmiştir.
Aynı zamanda çocukluğundan itibaren tasavvuf yolunu benimsemiş; dayılarının evlerinde ve Trablus’un hemen her camisinde kurulan zikir meclislerine devam etmiştir. O devirde Trablus, adeta Allah dostlarının ve tasavvuf ehlinin kaynaştığı bir arı kovanı gibi olduğu rivâyet edilmektedir.
Ebü’l-Mehâsin (k.s) kendisine bir hedef koymuştu; gâyesi, aklî ve naklî şer‘î ilimlerde, Arap dili ve edebiyatında kâmil bir âlim olmaktı. Bu sebeple kendisini bütünüyle ilme adamıştı. Zira o, ilmin insana ancak kişinin kendisini tamamen ona vermesi hâlinde açılacağını çok iyi biliyordu.
Ebü’l-Mehâsin (k.s) on beş yaşına bastığında, yani 1237 H / 1824 M yılında, ilim tahsili maksadıyla Kahire-i Mu‘izziyye’ye gitmeye kesin karar vermiş ve Câmi’ül-Ezher’de ilim öğrenmek ve orada mücavir olarak kalmak için hicret etmiştir.
Ezher’de kaldığı uzun yıllar boyunca, özellikle hadis ilmine büyük önem verdi. Hadisleri hem rivayet hem dirayet yönüyle ele aldı. Yüksek senedleri (ʿawâlî’l-esânîd) elde etmek için büyük bir gayret gösterdi. Ezher’de veya Kahire’de hadis rivayeti bulunan bir âlimi işittiğinde, mutlaka ona ulaşır ve ondan hadis alırdı. Bir âlimin herhangi bir kitapta sahih icazeti olduğunu öğrendiğinde, derhal ders halkasına katılır ve icazet almaya çalışırdı.
Dünyevî görünüşler ve geçici hadiseler, ne hayatında ne de başına gelen musibetlerde onu etkilemezdi. Okuduğu her metni, dinlediği her dersi derinlemesine inceler; âlimlerin sözlerini karşılaştırır, maksatlarını araştırır, lafzın ötesine geçerek metinlerin gizli mânâlarına nüfuz etmeye çalışırdı. Akıl ve sened açısından en sahih ve en kuvvetli görüşe ulaşmayı hedeflerdi.
Hocaları, onun zekâsını, süratli hıfzını ve derin kavrayışını fark edince, kendisine büyük değer verdiler. Kısa süre sonra, hocalarının derslerini talebelere tekrar eden, kapalı meseleleri açıklayan bir konuma geldi. Hatta zaman zaman bu dersler, hocalarının huzurunda yapılırdı.
Yıllar sonra, çeşitli ilim dallarında – özellikle Hanefî fıkhı, tasavvuf ve kelâm sahalarında – kaleme aldığı risaleler ve şerhlerle tanındı. Bu eserler, hocalarının takdirini kazandı ve Ezher’de talebeler arasında dolaşmaya başladı. Bunun üzerine kendisine özel bir ders halkası kuruldu. Derslerinde, hem kendi eserlerini hem de icazet aldığı kitapları okutur; zor meseleleri açıklayıp ilmî nükteler ve açıklamalar eklerdi.
Ezher’de yirmi yedi yıl ikamet edip, bu süre zarfında kendi devrinin büyük muhakkik âlimlerinden ilim tahsil etmiştir.
Mısır’da bulunduğu sırada Şâzeliyye tarikatına intisap etmiş, Tarikat hırkasını, zamanının kutbu olan Şems Bahâeddin Muhammed b. Ahmed b. Yusuf el-Behî eş-Şâzelî’nin elinden giymiştir. Yine tasavvuf ilminde Şeyhi olan büyük Kutub Hüseyin bin Selim ed-Dücâni hazretlerinden ahz-ı feyz ve hilâfet almışlardır. Tarikat-ı Şâziliyye, Kâdiriyye, Rifâiyye, Desukiyye ve Bedeviyye'den mücâz olan Ebü’l-Mehâsin (k.s) birçok halife yetiştirmiştir. Bu halifelerin başında Seyyid Muhammed bin Abdürrahim el-Tantavi hazretleri en meşhurdur.
Ebü’l-Mehâsin (k.s), ilimde kifayet derecesine ulaştığını, artık ders verme ve şeyhlik mertebesine eriştiğini hissettiğinde Trablus’a geri dönmüştür. Kahire’de bulunduğu yıllarda birçok âlim yetiştirmiş olması sebebiyle, Trablus’ta ve bütün Bilâdüşşâm’da ilim ehli ve talebeler arasında şöhreti yayılmış, kıymeti biliniyor, ilmi takdir ediliyordu.
Bu sebeple ilim talebeleri her taraftan ona yöneldiler; ders halkalarına katılmak, kendisinden istifade etmek için Trablus’a akın ettiler. Ebü’l-Mehâsin (k.s), Câmiu’t-Tahhâm’ı kendisine merkez edindi. Bu camide hem imamlık ve hatiplik yaptı hem de genel ve özel ders halkalarını burada kurdu. Bununla birlikte Trablus’un farklı camilerinde de ders verdi, hutbeler irad etti ve Allah’ın kendisine ihsan ettiği ilimleri yaydı.
Aynı zamanda Şâzeliyye tarikatını da yaymaya başladı. Kısa bir süre içerisinde Bilâdüşşâm’daki Şâzelîlerin kutbu ve en büyük şeyhi hâline geldi. Davetini ve irşad faaliyetlerini yürütmek üzere Trablus’un çeşitli bölgelerinde üç zâviye tesis etti. Bu zâviyelerde zikir meclisleri kurulur, evrâd okunur ve müridler terbiye edilirdi:
Defterdar semtinde, kendi evinde idi. Bugün hâlâ onun adıyla anılan Zukâku’l-Kavukçi bu evin bulunduğu yerdir.
Câmiu’t-Tahhâm’ın içerisindeydi.
Trablus el-Mînâ (Liman) bölgesinde bulunuyordu.
O dönemlerde Trablus, zikir halkalarının kurulduğu günlerde müridlerin, tâliplerin ve tarikat şeyhlerinin akınına uğrardı. Lübnan’ın çeşitli bölgelerinden, Şam diyarından, Irak’tan, Mısır’dan ve Hicaz’dan gelenler Trablus’u doldururdu. Şehir, adeta o günlerde dünyanın merkezi ve kalbi hâline gelmişti.
Ebü’l-Mehâsin (k.s), yaşadığı dönemin en büyük âlimlerinden biriydi. Zira o, ilmin yalnızca bir dalında değil; tefsir, hadis, fıkıh, usûl, akaid, tasavvuf, nahiv, sarf, belâgat ve edebiyat gibi pek çok ilimde derin vukûfa sahipti. Özellikle hadis ilminde mümtaz bir mevkie sahipti. Rivayet ettiği hadislerin senedleri yüksek (ʿâlî isnad) idi. Bu sebeple birçok âlim ve muhaddis, yalnızca ondan hadis dinlemek ve icâzet almak için Trablus’a gelirdi.
Onun meclislerinde okunan hadisler, sadece metin olarak değil; edep, huşû ve manevî hâl eşliğinde aktarılırdı. Talebelerine, hadisi rivayet etmenin mesuliyetini ve Peygamber Efendimiz ﷺ’e nisbet edilen her sözde ne kadar dikkatli olunması gerektiğini sıkça hatırlatırdı.
İlim tahsiline son derece ehemmiyet verir; ilmi, dünya menfaati için değil, yalnızca Allah rızası için talep etmeyi telkin ederdi. Kendisine gelen talebelerin hâl ve niyetlerini gözetir, ilme ehil olmayan yahut ilmi nefsânî maksatlarla isteyenleri ikaz ederdi. Buna rağmen kapısını kimseye kapatmaz, samimiyetle gelen herkesi ilimden mahrum etmezdi.
Ebü’l-Mehâsin (k.s), ilmi ile amel eden âlimlerdendi. Öğrettiği hiçbir şeyi hayatında terk etmezdi. Sözleri ile hâli birbiriyle tam bir uyum içindeydi. Bu sebeple talebeleri, yalnızca kitaplardan değil; onun yaşayışından, edebinden ve Allah’a olan yakınlığından da istifade ederlerdi.
Kendisinden icâzet alan talebelerin sayısı pek çoktur. Bu talebeler, daha sonra Trablus’ta, Şam diyarında, Filistin’de, Mısır’da ve Hicaz’da ilim ve irşad faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Böylece Ebü’l-Mehâsin’in ilmi ve manevî mirası, yaşadığı belde ile sınırlı kalmamış, geniş coğrafyalara yayılmıştır.
Onun ilim meclisleri, Trablus’u yeniden bir ilim merkezi hâline getirmiştir. Âlimler, sûfîler ve talebeler, bu meclislerde bir araya gelir; ilim ile tasavvuf, akıl ile kalp, zahir ile bâtın aynı çatı altında buluşurdu. Bu hâl, Ebü’l-Mehâsin’in şahsında ilmin ve mârifetin nasıl birleştiğinin en açık delili idi.
Trablus halkının büyük bir kısmı, Ebü’l-Mehâsin (k.s)’in fetvalarını hâlâ hatırlar ve onlarla amel eder. Ancak halk arasında daha çok, onun falanca veya filanca paşa, bey yahut efendi ile yaşadığı hadiseler ve menkıbeler anlatılır. Bugün dahi bazı kerametleri zikredilir. Bu menkıbeleri dinleyen kimse, Ebü’l-Mehâsin’in yaşadığı devrin çok eski zamanlara ait olduğunu zanneder. Hâlbuki onunla aramızdaki zaman çok da uzak değildir. Hatta sanki elbiselerinden yayılan misk kokusu hâlâ onun yürüdüğü sokaklarda hissedilir; Câmiu’t-Tahhâm’ın yakınından geçerken, kalplerimizle dinlediğimizde, onun el-Kuddûs, el-Vedûd diye zikreden sesinin yankısı hâlâ kulaklarımızda çınlar.
Vaaz, irşad ve terbiye için kullandığı en önemli vasıta hitabet idi. O, sözleri tesirli, sesi gür ve yankılı bir hatipti. Hutbesinde, dersinde yahut sohbetinde Allah Teâlâ’nın zikri veya Kur’ân-ı Kerîm’in ayetleri geçtiğinde gözleri yaşarırdı. Onunla birlikte dinleyenlerin kalpleri de sürüklenir, gözyaşları sel olurdu. Namazda yahut duada arkasında bulunanlardan, pişmanlık ve nedametle ağlayarak Allah’ın affını dileyenlerin sesleri yükselirdi.
Ebü’l-Mehâsin (k.s), hakiki manada bir âlimdi. Şehrin büyük-küçük bütün halkı ona sevgi ve saygı beslerdi. Tevazu sahibi, zâhid, doğruluk üzere yaşayan bir kimseydi. Dinullah’a ve Nebî’nin şeriatine sıkı sıkıya bağlıydı. Hak hususunda kimsenin kınamasından korkmazdı. Allah’ın haramları çiğnendiğinde ve Resûlullah’ın yasakları ihlâl edildiğinde öfkelenirdi. Davranışlarının tamamından sevgi taşardı. Bu hâl, Allah sevgisinde boğulan, O’nun nurlarının denizlerinde yüzen, zikir, secde ve rükûun lezzetini tadan kimselerin hâlidir. O, suretlerin ötesine geçerek hakikatlere nazar edenlerdendi.
Yüzü nurlu, görünüşü heybetliydi. Onu görenlerin kalplerine vakar ve azamet duygusu düşerdi. Halk da, ileri gelenler de, devlet erkânı da onun karşısında kendilerini küçük hissederlerdi. Çünkü o, dünyanın süsüne, mala ve mevkiye karşı tamamen zâhid idi. Fakirlere ve miskinlere karşı son derece yumuşak huylu ve mütevazıydı. Onlarla oturur, yemeğini paylaşır, cömertçe infakta bulunurdu. Talebelerine ve müridlerine de aynı şekilde davranır, ihtiyaçlarını gidermek için hiç tereddüt etmezdi.
Yakın-uzak herkes, onun meclisini severdi. Çünkü bu meclisler; zikir, evrâd ve dualarla dolu olduğu gibi, ilim ve öğütle de bereketliydi. Hatta “ilim”, “ıslah”, “takva” gibi kavramlar, onun şahsıyla özdeşleşmişti ve Trablus’ta onun adı anıldığında bu kelimeler akla gelirdi.
Anlatıldığına göre, Trablus’ta bir kıtlık yılı yaşanmış, halk büyük sıkıntıya düşmüştü. Fakirler ve yoksullar Câmiu’t-Tahhâm’a gelerek Ebü’l-Mehâsin’den dua talep ettiler. O da minbere çıktı, Allah Teâlâ’ya yönelerek uzun bir dua etti. Henüz camiden ayrılmadan, Allah’ın izniyle yağmur bulutları toplandı ve kısa bir süre sonra bolca yağmur yağdı. Halk bu hâli görünce, Allah’a hamd etti ve Ebü’l-Mehâsin’in duasının bereketini konuştu.
Yine rivayet edilir ki, devlet ricâlinden biri zulümle meşhur idi. Ebü’l-Mehâsin, bu kimseyi birkaç defa uyarmış; zulmü terk etmesini, mazlumların hakkını iade etmesini nasihat etmişti. Ancak nasihat kabul edilmedi. Bir gün o zâlim kimse ağır bir hastalığa yakalandı. Bunun üzerine Ebü’l-Mehâsin’e haber gönderildi. O, “Biz zulme razı olmayız; lakin tevbe eden kuldan da yüz çevirmeyiz” buyurarak yanına gitti. Adam tevbe edip helâllik dileyince, onun için dua etti. Kısa süre sonra hastanın şifa bulduğu ve zulmü terk ettiği nakledilir.
Talebelerinden biri anlatır:
“Bir gün şeyhimizin yanında iken, kalbimden geçen bir düşünceyi henüz dile getirmeden, bana dönüp onu aynen söyledi. O an anladım ki, Allah Teâlâ, ona kullarının kalplerine dair bir basiret vermiştir.”
Bu ve benzeri hâller, onun ferâset ve kalbî keşif sahibi olduğuna delil kabul edilmiştir.
Bir başka menkıbede ise, uzak bir beldeden gelen bir yolcu Trablus’a vardığında Ebü’l-Mehâsin’i hiç tanımıyordu. Buna rağmen, henüz kimseyle konuşmadan, şeyh onu görür görmez ismiyle çağırdı ve ihtiyacını sordu. Yolcu hayretler içinde kaldı. Ebü’l-Mehâsin ona, “Kul Rabbine yönelirse, Rabb’i de kullarını ona tanıtır” buyurdu.
Kavukçi hazretleri, 1888 yılında gittiği Umre ziyaretinde humma sebebiyle hastalanmış ve Mekke-i Mükerreme’de Veda Kapısı mevkiinde teslim-i rûh eylemişlerdir. Mübarek bedeni, Hz. Hatice vâlidemizin kabri yakınına defnedilmiştir.
Kavukçi hazretlerinin telif ettiği eserlerin sayısı iki yüzden fazladır. Bunlardan bazıları şunlardır:

*el-Lûlu’l-mersû fîmâ lâ asle lehû ev bi-aslihî mevzû
*ez-Zehebu’l-ibrîz şerhu’l-Mu’cemi’l-vecîz min ehâdîs-i’r-resûli’l-azîz
*Cevâmi’u’l-kelim
*Ma’denü’l-le’âlî fi’l-esânîdi’l-‘avâlî
*Letâ’ifu’r-râgıbîn ve buğyetu’t-ṭâlibîn
*el-Câmi’u’l-feyyâh li’l-kütûbi’s-selâseti’ş-sıhâh
*el-Esânîdu’l-aliyeti’l-muttaṣıla bi-erba’îne kitâben min eşhûri’l-kütûbi’l-hadisiyye
*Nesebü’l-qutbi’n-nebeviyyi’ş-şerîf el-Alevî Ahmed el-Bedevî
*et-Tavru’l-a’la ‘ale’d-devri’l-‘ulâ
*ed-Dîvânü’l-muhtasar
*Cümle mine’l-Müselselât
*Şevâriqu’l-envâri’l-celiyye fi esânîdi’s-sâdeti’ş-Şâzeliyye
*Dârü’l-kütûbiz-Zâhiriyye
*el-Ghururu’l-gâliye fi’l-esânîdi’l-‘âliye

29 Aralık 2020 Salı

SEYYİD MUHAMMED BİN ABDÜRRAHİM EL-TANTAVÎ EN-NÜŞŞÂBÎ (k.s)

 


Ebû'l Maârif Seyyid Muhammed bin Abdürrahim el-Tantavi hazretleri 1845 yılında Mısır'da şehâdet âlemine kadem basmışlardır.Baba tarafından Hz.Hasan efendimizin,Anne tarafından ise Hz.Hüseyin Efendimizin nesl-i pâkinden olmaları hasebiyle hem Seyyid,hemde Şerif'tirler. 

Büyük Dedesi, Aktab-ı Erbaâ'dan Seyyid İbrâhim el-Desûki hz.lerinin ashâbından olma şerefine nâil olan ve okçuluk (Nüşşâb) ile iştigâlinden mütevellid nâm Seyyid Abdullah Ebî Nüşşâbe hz.lerine nisbetle soy olarak "Nüşşâbî" künyesini almışlardır. 

Seyyid Muhammed bin Abdürrahim el-Tantavî en-Nüşşâbî hz.leri küçük yaştan itibâren şer'i ilimleri tahsil için Câmi'ül Ezher ve Cami'ül Ahmediyye'ye devâm ile devrinin meşhur Âlimlerinden ilim tahsil eylemişler ve Devrinin meşhûr Muhaddis sûfilerinden olan Ebû'l Mehâsin Muhammed el-Kavukçi hz.lerine intisâb ile seyr-i sülûkuna başlamışlardır. 

 Camiü't Turûk olan Seyyid Muhammed bin Abdürrahim el-Tantavî hz.leri Tarîkat-ı Kâdiriyye,Rifâiyye,Bedeviyye,Desûkiyye,Şâziliyye ve Nakşibendiyye'den icâzet alarak irşâd faaliyetlerine başlamışlar ve bu tarîkatların usûl ve esâslarına göre dervişâna tezkiye-i nefs,tasfiye-i kalb ve tezyin-i ahlâk üzere itmâm-ı seyr-i sülûk ile rehberlik eylemişlerdir.

Ahmed Ziyâeddin Gümüşhanevi hz.lerinin Mısır'a yaptığı bir ziyaret esnâsında kendilerine teberrüken biât etmişler ve hazretten teberrüken Nakşi-Hâlidi kolundan icâzet almışlardır.Gümüşhanevî hz.lerinin Mısır'daki halifelerinden Küçük Âşık nâm Şeyh Osman Efendi ile ve Ahmed-el Bedevî Camisinin meşâyıh ve Hulefâsı ile Tasavvuf yoluna hesapsız hizmette bulunmuşlardır.

 Usûl olarak Şâzili-Kavukçi-Nüşşâbi tarikâtı üzere zikir meclisleri uyandırmışlar ve bu meclislerde okunan nice güzel şuğul ,medhiyye ve nâât-ı Nebî'ler kaleme almışlardır. 

 Şâfiî mezhebinden olan Efendi hz.leri: "Ebû'l Maârif", "Bahr'ül Fehâmet","Mürşid'üs Sâlikîn ve Mürebbi'ül Mürîdin" nâmı ile ün yapmış ve Tekkesinde nice kâmil insanlar yetiştirmekle Şeriat-ı Garrâ ve Turuk-u Âliyye'ye nihâyetsiz hizmette bulunmuşlardır. 

 Büyük Şeyh Efendimiz olan Çorumlu Hacı Bekir Baba hz.leri İstanbul -Üsküdar'dan başlayan ve 7 sene sürecek olan seyahat görevi neticesinde aldığı mânevi emir üzerine Seyyid Muhammed bin Abdürrahim el-Tantavî en-Nüşşâbî hz.lerinin dergâhına intisâb eyleyip 2 sene Dergâhta hizmet eylemişler ve nihayetinde seyr-i sülûkunu itmâm ile Mürşidlik icâzeti alarak Anadolu'da Seyyid Muhammed Abdürrahim hz.lerinin sancağını dalgalandırmışlardır...

 Seyyid Muhammed bin Abdürrahim el-Tantavî hz.leri 1920 yılında Tanta'da Âlem-i Cemâl'e rıhlet eylemişlerdir.1921 yılında mübarek kabrinin üzerine bir mescid ve türbe inşâ edilmiş olup el-ân ziyârete açıktır.  

Efendi hz.lerinin Naatlarından oluşan bir eseri ve Dervişanı irşâd için nasihatlerini câmi olan aşağıdaki eserleri arapça olarak kaleme almıştır.

"Mecmâ'ül Evrâd",

"Müdâm'ül İstibşâr fî devâm'ül İstiğfâr",

" El Feyz'ül Muhammedî fî hutbe'tül Câmi'ül Ahmedî",

" Risâle fi Âdâb'ül Tarîk"

 Rabbim şefâatlerine nâil eylesin!

"Rabbim buna şâhiddir ki ;Kalbin hayat bulması Allah'ı zikretmek ve kalbi temizlemekle olur.Bu şekilde Allah'a yaklaşmak insanı diri kılar!" 

Seyyid Muhammed bin Abdürrahim el-Tantavî (k.s)



6 Ağustos 2019 Salı

HACI KEMÂL AKDENİZ EFENDİ HZ.LERİNİN ESERLERİNİN İNCELENMESİ-2-


Hacı Kemâl Efendi hz.leri Nakiblik dönemlerinde yaşadığı bazı Üns ve Heybet hallerini Şeyhi Ahıskalı Ali Haydar Efendi hz.lerine arz eylediğinde Şeyhi kendisine Ehlullâhın Divânındaki Nutûk ve İlâhileri okumasını tavsiye etmiş,Hatta Ahmed el-Kuddûsi hz.lerinin Osmanlıca Divânını Kemâl Efendi'ye hediye etmişlerdir.

Hacı Kemâl Efendi hz.leri  Kuddûsi Baba,Yunus Emre,Niyâzi-i Mısrî,Seyyid Nesîmi,Seyyid Nizamoğlu,Üftâde hz. gibi Mutasavvıfların divânlarını talim eylemişler ve onlardan müstefîd olmuşlardır.

Efendi hz.leri Kendi yazdığı ilâhi ve seslenişleri Dergâhta Zâkirlerine tâlim ettirir ve zikrullahta okutturur idi. 1976 yılında yazmış olduğu bu ilâhileri TEKKE'DEN GELEN SES adlı eserinde neşretmişlerdir. Tasavvûfi mânâ ve nasihâtları içeren bu eser son dönem Tekke Edebiyatı'nın örneklerindendir.
Bu eserin baskısı tükenmiş olup Sonradan 1989 yılında AKDENİZ DİVÂNI adı ile güncellenerek neşredilmiştir.


2 Ağustos 2019 Cuma

HACI KEMÂL AKDENİZ EFENDİ HZ.LERİNİN ESERLERİNİN İNCELENMESİ-1-


Hacı Kemâl Akdeniz efendi hazretlerinin müellifi olduğu eserlerden ikincisi TASAVVÛF ve MÂRİFETULLAH adlı eserdir.Yazılması yaklaşık 5 seneyi bulan bu eser;1985 yılında yayımlanabilmiştir.Toplamda 11 bölüm ve 624 sayfadan oluşur. Efendi hz.leri kitabın bir bölümünde:"Bu eser bizzât Seyyid Abdulkâdir Geylâni hz.lerinin mânevi himmeti ve emri ile kaleme alınmıştır.Bu eseri yazmakdan gâye Hakk tâliblerini irşâd ve mümkün olduğu kadar gafletten uyarıp,kendi benliklerine döndürmektir.Yukarıda arzettiğim gibi Pîrim Sultân'ül Ârifîn Seyyid Abdulkâdir (r.a) Efendimiz'e müteşekkîrim.Bu esere hiçbir zaman sâhib çıkmıyorum.Gerçekte bu eser Onundur!" buyurmaktadır. Eserin ilk bölümünde Tasavvuf ilminin önderleri olan Zevât hakkında hayat hikâyeleri ve menkıbeleri yer almaktadır

Hacı Kemâl Efendi hz.leri içerisinde bulunduğu mânevi hâlin etkisi altında bu eseri kaleme aldığı için konudan konuya intikâl ederek değişik bir uslûb kullanmıştır. Meşhur Velîlerden  Hâkim-i Tirmizî hz.lerinin eserlerinde de bu uslûb gözükür. Yer yer Tasavvuftaki bazı meseleleri izâh ederken :" Burayı biraz daha açmak istedim fakat müsâde edilmedi" diye mevzuyu sırlamıştır.

Tasavvûf ilmi ile münasebeti olan zevât için çok kıymetli olan bu esere,Eğitimci-Yazar Mâhir İZ Hoca Efendinin talebi doğrultusunda bazı bölümler eklenmiş, daha sonraları Efendi hazretlerinin kendisine mürâcaât edilerek İlâhiyat fakültesi Tasavvuf Kürsüsünde okutulmak istenmişse de, Mevzuların derinliği ve yaşanan hallerin izâhâtı konusunda talebelere aktarmakta güçlük çekileceğinden vazgeçilmiştir...




 Baskısı tükenen bu eser internette bazı sahaf sitelerinde bulunabilmektedir.Merak edenler oraya başvurabilirler.

TASAVVÛF VE MÂRİFETULLAH PAYLAŞIM LİNKİ

*FİHRİST VE MUKADDİME
*1.BÖLÜM-TASAVVUF 

1 Ağustos 2019 Perşembe

MENÂKIB-I ŞEYH KEMÂL AKDENİZ (K.S)

   ( Hacı Kemâl efendi hz.lerinin Miftâh-ı Besmele tablosu )

Azîz okuyucu! Efendi Babamız ve Şeyhimiz olan Hacı Kemâl AKDENİZ Efendi Hazretleri;İnsân-ı Kâmil evsâfına hâiz Büyük bir Velî ,Mürşid-i Kâmil ve Tasavvûf  ilminin derinliklerine olan vukûfiyetiyle nâm salmış büyük bir SÛFÎ idi...
İşbu sitede Efendi Hz.lerinin mübârek ağzından,Muhterem Âile efrâdından,Nakîb ve Çavuşlarından,Dervişânından-Muhibbânından,bizzât dinleyerek öğrendiğimiz menkıbeleri nakletmeye gayret göstereceğiz.Zirâ Dört Nesildir bu mübârek Yola ve bu Muhteşem Şeyh'e mensûbiyetimizin olması ve Efendimizi görüp sohbetinde bulunanların bir çoğunun dâr-ı bekâ ya irtihalleri nedeniyle bu menkıbelerin unutulmaması ve gelecek nesillere bir hâtıra ve imtisâl olarak kalması adına kendimizde bir sorumluluk hissetmekteyiz.

Bu sitede nakledilen Rivâyetlerin hepsi Deryâ'dan bir katre mesâbesindedir...
Zirâ Şeyh Efendimiz Sâhilsiz bir Ummân idi...

Yazımda anlatımda görülen ufak tefek kusurların ehl-i irfanca mâzûr görülmesini hâsseten istirhâm ederiz!

Ey Çeşme-i Velâyet'in âb-ı hayâtı 
Ey Zübde-i Nübüvvet'in âl-i ahfâdı 
Ey İmâm-ı Mürtezâ'nın nesl-i evlâdı 
Sâiliz kapında himmet et bize!


HACI KEMÂL AKDENİZ EFENDİ HZ.LERİNİN MENKIBELERİ İÇİN TIKLAYINIZ!

Nüşşabi

Mısır ulemâsının büyüklerinden, şeriat ve tarikat ilimlerini cem etmiş; Ebu’l-Me‘ârif künyesiyle meşhur olan âlim, muhaddis, fakih, hatip ve...