7 Temmuz 2018 Cumartesi

TARÎKAT TİCÂRETHÂNE DEĞİLDİR!


Tarikât-ı Âliyyenin vazife-i asliyyesinden birisi ahlâk-ı hamideye giden yolda müntesiblerini süluk ettirmek ve mekârim-i ahlâkı yaşayıp yaşatmaktır.

Bu işi mecrâsından kaydırıp, içerisine ticâret ve maddiyatı dahil etmek farkında olmadan bu yollara zarar vermektedir.

Ehlullah hazerâtının bu konuda tavsiye ve öğütlerini göz ardı etmemek gerekir.
Çorumlu Hacı Mustafa efendi hz.leri : "Maddiyatın olduğu yerde mâneviyat olmaz" buyurmuşlardır.

Dergâhlar insân-ı kâmil yetiştirme mektebleridir.O kutlu yere Ticâret ve Siyâset asla sokulmamalıdır.Zira bu işlerin talibleri çoktur.
Tüm sây-u gayret, tezyin-i ahlak,tezkiye-i nefs ve tasfiye-i Ruh için olmalıdır.

TİCARET VE SİYÂSETİN olduğu yerde VELÂYET hâlinin zuhûrunu beklemek çölde gül yetiştirmek gibidir...

6 yorum:

  1. Adsız30 Temmuz

    öncelikle art niyetli olmadığımı bildirmek isterim.tarikatların bugünki işleri üzerinden gitmek istiyorum... yukarıdaki konu üzerinden birkaç soru sormak isterim.İslam'ın ve gerçek Tasavvufun doğru anlatılabilmesi için bazı araçlara ihtiyaç var değilmi? dergah gibi tekke gibi vs günümüzde bunlar yasaklanmış durumda ama faliyetler devam ediyor sizde biliyorsunuzdur. dergi ve vakıf üzerinden doğrunun anlatılması için gayret etmek neden hatalı?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Muhterem kardeşim.Eskiden tekkelerin vazifeleri Devlet tarafından belirlenirdi.Bunların içinde Yolcuları barındırmak,Hastalara bakmak gibi vazifelerde mevcuttu.Bugün ise devletimiz bu tür hizmetlerin hepsini ukdesinde bulunduruyor.Onlarca yardım derneği ve vakfı varken birde ben açayım demek yerine onlara destek verilmesi daha uygun olmaz mı?

      Sil
  2. Adsız30 Temmuz

    ticaret ve siyaset varsa velayet olmaz demişiniz. peki geliri olmayan tasavvuf okulları (dergah-tekke-vakıf vb) dilencilikmi yapacak? çorbanın kaynaması için gelir olması şart değilmi? osmanlı döneminde padişaha yakın olan tekkeler herzaman vardı biliyorsunuzdur. bu durum o zamanda tekkelerde siyaset olduğunu göstermezmi?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kardeşim tasavvuf mekteblerinin özü "Bir lokma bir hırka" dan bugüne gelmiştir.Mevcut durum ortada malumunuz.Bu işe tevessül edenler bulundukları yolu mecrasından kaydırmışlar Tarikatten ziyâde cemââtleşmişlerdir.Hz.Pir Seyyid Ahmed er Rufai hz.leri bir nutkunda ; "Zamanımızda insanlar büyük ve süslü dergahlara meylediyorlar" diye serzenişte bulunmuşlardır.Dergah birazda yokluk demektir.Gelene bura yokluk kapısı deyipte trilyonluk dergah yarıştırmak bu yola yakışmaz.
      Siyaset meselesine gelince bu yolun büyükleri kendi ehli oldukları işi yapmışlar,dergaha siyaseti sokmamışlardır.Hz.Oir efendimiz Abdulkadir Geylâni nin emri vardır: Umerâ(Devlet adamları) nın kapısına yaklaşmayınız...

      Bizim burada bahsettiğimiz görüş Kadîm Tasavvuf görüşü ve duruşudur.

      Sil
  3. Adsız30 Temmuz

    İmam Kuşeyri : "Hakkı arayan kimse, bulunduğu yerde kendisini irşat edecek kimse bulamadığı zaman, irşatla görevli zamanının mürşidine gitmeli, onun bulunduğu yere hicret etmeli, yanında kalmalı, terbiye olup kendisine izin verilene kadar kapısından ayrılmamalıdır." buyurmuş. bu tarz söylemler eski velilerde ve alimlerde çok fazla var. Yaşadığımız zaman belli. zamanın mürşidini nasıl bileceğiz? birde zamanın mürşidi bulunsa bile bu ekmek kavgasının aldığı vakit ortada nasıl olacakta yanında kalınır? Siz bu görüş için ne düşünüyorsunuz?

    YanıtlaSil
  4. Sorularınızı 2 parçaya bölmek gerekiyor.

    1- İmâm-ı Kuşeyrînin görüşünden başlarsak ; Bu irşad metoduna uymak Aşık(ER) kişi işidir. Ehl-i tarîk arasında "Yemendeki yanımda yanımdaki Yemen'de" diye bir söz vardır. İşte bu meşhûr söz, mürşidinden cismen uzakda bulunduğu halde aşk ve muhabbetin eseri olarak ma'nen ona yakın olmayı ifâde eder. Yani, "Yemen gibi uzak bir diyârda da olsan, gönlün benimleyse yanımda sayılırsın...Yanımda olduğun halde, gönlün benimle değilse, Yemen gibi çok uzaklardasın" demekdir. Uzakda olduğu halde yakında sayılmanın, elbette bazı şartları vardır. Biz Üveys el-Karanî Hazretlerinden bir misâl verelim. O, Yemen'de iken, Uhud Gazvesi’nde Resûlullah’ın bir dişinin kırıldığını haber alınca, bütün dişlerini kırmışdı. Üveys el-Karanî Hazretlerini bilirsiniz. Bu zât-ı akdes, baş gözü ile Resûl-i Ekrem Efendimizi göremediği halde Resûlullah'ın birçok iltifâtına mazhar olmuşdu. Resûl-i Ekrem Efendimiz, hırkasının O'na verilmesini vasiyyet etmiş ve ümmetine de duâ etmesini istemişdi. Sâdece bu iki vasiyyet-i peygamberî bile, Hazret-i Üveys'in Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz katındaki kıymetini göstermeye yeter.

    Diğer bir yönüyle ele alacak olsak deriz ki ; İmâm-ı Kuşeyrî'nin bu sözü şayet tüm müslümanları kapsayan bir fetva olmuş olsaydı bugün ve o gün herkes işini gücünü bırakıp tekkelere dergahlara kapanmak zorunda kalırdı. Yorumunuzda da yazdığı gibi İmâm-ı Kuşeyrî, risalesinde söze "Hakkı arayan kimse" diye başlamıştır. Bugün maalesef Hakkı arayan kişi sayısı oldukça azdır. Bugün tasavvufa meyil, arkadaşım gitti bende gidiyime dönmüş, bir şeyhe biat ve verilen sözler sıradanlaşmış, Edeb-Erkan-İrfan-Burhan bilen sayısı azalmış ve iş ciddiyetini neredeyse kaybetmek üzeredir.

    Ehlullah Hazeratı şöyle buyurmuş "Allah aşkı ile kalbi yanarak aşk bineğine süvâr olanlar Hakk'a vâsıl olurlar..."

    2- Bakara Suresi 269 "Yu’til hikmete men yeşâu, ve men yu’tel hikmete fe kad ûtiye hayran kesîrâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb." yani "Hikmeti dilediğine verir. Kime de hikmet verilmişse şüphesiz ki, ona pek çok hayır verilmiştir. Bunu ancak akıl sahibleri anlar." Zamanın mürşidinden kasıt Allahu âlem ayette bahsedilen gerçek kâmil mürşidlerdir. Bu kıymetli insanları tanımanın elbette yolları ehlinin kaleme aldığı tasavvuf eserlerinde uzun uzun anlatılmıştır. Ehlullah şöyle buyurmuştur; "Şeriatı bozuk olan kişi, havada uçsa-suda yürüse o kişiye itibar edilmez" bu sözden anlıyoruzki herşeyden önce İslam Şeriatını tam öğrenmek ve yaşamak lazımdır. Öbür türlü tabii olduğun zâtın şeriatı düzgünmüdür?bozukmudur? Ehli Sünnet Ve'l-Cemaat üzeremidir? bilinemez.

    Zamanımızda bazılarının birilerini göklere çıkarması ve bunları dinleyen kişilerinde o zâtları öyle sanması zandan ibarettir. Biat ettiği şeyhle yakın ilişki kuramayan, derdini şeyhine anlatamayan, aracılarla şeyhten bilgi almaya çalışılan bir sistemde, kişi nasıl olacakta biat ettiği zâtın şeriatı düzgünmüdür değilmidir anlayacak? bunlar bu işe meraklı olanlara sorulması gereken sorulardır elbette..Söz açılmışken değinmek isterimki bazı grubların ilimden öteye geçememesi ve tarikatı sadece zahir ilminden ibaret sanması ne acıdır ve İslami kaynaklara ulaşmak eski dönemlere göre daha kolayken, bazı grubların yıllardır bu kadar ilimle meşgul olmasına rağmen aralarından bir imam gazali ya da bir imam azam çıkmaması veya gerçek bir âlim ulema çıkmaması ne tuhaftır değil mi? İmam Gazali'nin şu meşhur sözü nasılda düşündürücüdür, "Cevizi kırıp özüne inemeyen, hepsini kabuk zanneder"

    Yorumunuzun sonunda yer alan sualin cevabı 1. kısımda izaha kavuşmuştur.

    YanıtlaSil

Nüşşabi

Mısır ulemâsının büyüklerinden, şeriat ve tarikat ilimlerini cem etmiş; Ebu’l-Me‘ârif künyesiyle meşhur olan âlim, muhaddis, fakih, hatip ve...